Giriş Gelişme Sonuç

‘Fitbol’da Eski Bir Dost

Untitled design-page-001
Posted: 13 Ağustos 2015, 06:21   /   by   /   comments (1)

”Bir kulüp düşünün. Yönetime geliyorsunuz, bütün gelirlerine temlik konuluyor. Yani geliri elde ettiğinizde birileri ‘borcuna karşılık’ diyerek el koyuyor. Üstelik bunu hasmın değil, önceki yönetim yapıyor. Yani ortada para yok. ‘Şanlı tarih’ diyorsunuz. Ortada kupa da yok. Beşiktaş tarihinin pek çok değerli kupası, şampiyonluk şiltleri oraya buraya savrulmuş. Bulunamıyor. Ortada bina yok. Zira Beşiktaş’ın bir kulüp binası yok. Seba o seçildiği gün ilk kez bir tapuyu havaya kaldırıp, Akaretler’deki arsayı Beşiktaş için tescil ettirdiklerini gösterdiği içindir ki seçilmiş. O da verdiği sözü tutmuş ve hemen inşaata başlamış. Bina olmayınca da Sıraselviler’de bir apartmanın ikinci katında bir masa ve bir sandalyeden oluşan ‘kulüp binasını’ kendine mesken edinmiş. Günün 16-18 saatini Beşiktaş’ın ihtiyacı olur diye o masada geçiren bir başkandan söz ediyoruz.”

Rıdvan Akar böyle tasvir ediyor Süleyman Seba öncesi Beşiktaş’ını.

Futbolcuların maçlardan sonra banyo yapmak için Ortaköy hamamına dolmuş ile gittikleri; ancak kulübün borcundan dolayı içeri alınmadıkları zamanlar. Beşiktaş için çakılan kibritlerin de tükendiği, iflasın eşiğindeki günler. Yıllardır kongrelerde ‘idealist grup’ ile muhalefet görevi üstlenen Seba, kendi deyimiyle Üstün Bey (Mehmet Üstünkaya) ile girdiği seçim yarışını 85 oy farkla kazanarak başkan seçiliyor ve bu mirası devralıyor. ”Hayatımın en güzel yılları” diye nitelendirdiği 16 senelik başkanlık döneminin ilk vazifesini, annesinin elini öperek yerine getiriyor. ‘Tutamayacağın sözler verme’ öğüdünü alarak kulüp binasına gidiyor.13 Şubat 2000 günü yaptığı veda konuşmasında; başı dik, gönlü rahat ve huzur içerisinde ” Ben kimseyi hayatım boyunca aldatmadım” diyerek öğüdü yerine getiriyor ve kürsüden ayrılıyor. Ağlayarak ayakta alkışlayanlar; gidenin sadece Süleyman Seba değil, aynı zamanda ‘Beşiktaş duruşu’ olduğunun farkına varıyor. Bu ‘duruş’, henüz ilk kelimelerini hecelemekte olan endüstriyel futbol anlayışına meze oluyor.

Peki neydi bu şimdiki zamanlarda sadece kameralar karşısında dile getirilen ‘Beşiktaş duruşu’ ?

Süleyman Seba’nın karakterinde barındırdığı tevazu, beyefendilik, rakibe saygı ve en önemlisi dürüstlüktü. Beşiktaş kulübüne en etkin dönemini yaşattığı 1984-2000 yılları arasında onun ile cisimlenen değerler bütünüydü. İyi insan olmanın ‘Beşiktaşlılık’ için ön şart kabul edildiği inancıydı. Ülke futboluna ‘şerefli ikincilikler’ gibi bir eleştiri ve realite enjekte etmek, yönetici arkadaşlarını ”alnımız ak, bunun değerini bilin” diyerek karşılamaktı. Zamanın ruhuna kapılıp ”bizde yapalım başkanım” diyenleri geri çevirmekti. Şampiyonluk kutlamalarını, rakiplerini rencide etmeyecek şekilde gerçekleştirmekti. Gece kulüplerinde değil, TRT’ de türkü söyleyerek coşku içinde yaşamaktı.

Seba bir röportajında,” her şeyimizi buradan aldık ” diyecek kadar semtine bağlıdır. Beşiktaş esnafı; herhangi bir pazar sabahı başkanlarını, elinde ekmek ve süt ile dolaşırken görebilmektedir. Bu ismi sıfatından daha büyük olan adam evine girerken, o evin Madida transferi için ipotek ettirildiğinin de bilincindedir. Kendine makam arabası dahi tahsis ettirmezken, piyangodan kulübe kalan 2 araçtan birini otobüsle idmana gelen genç Sergen’e vermiştir. Kulübüne katkı olsun diye hiç sevmediği kameralar karşısına geçip, dönemin en güzel çikolatasının reklam filminde boy göstermiştir. Beşiktaş kulübünde oluşan ‘halkın takımı’ olgusu, bulunduğu semtten güç alarak işte tüm bu nedenlerden dolayı şekillenmiş ve Süleyman Seba’nın hiç bozmadığı bu ‘duruşu’ ile bütünleşmişti.

Futbolda istikrar ve altyapıdan olan tavrını 16 sene boyunca hiç bozmadı. Ekonomik nedenlerden dolayı günümüzde daha çok önemsenen bu iki kavram ile Beşiktaş’a altın çağını yaşattı. Her sezon başlangıcında öykünülen fakat sonunda sınıfta kalınan ‘kolej takımı’ vurgusunu ülkeye tanıtan ve gerçekleştiren insandı. Koca bir nesil onun tedrisatından geçerek yıldızlaşan futbolcuların isimlerini veriyordu yeni doğan çocuklarına. Süleyman ağabeylik artık Süleyman dedeliğe evriliyordu.

Diğer takımlara hala ”kıymetli rakibimiz” diye hitap edebiliyordu. Bir Fenerbahçe maçı sırasında Ali Şen’e edilen küfürleri kapalı tribününe geçerek susturuyordu. Trabzonspor’un yayın gelirlerinden üç büyük kulüp gibi, şampiyon olan takım sıfatıyla pay almasına ön ayak oluyordu.’Fitbol’ ile başlayan hiç bir cümlesi ‘fair play’ olmadan bitmiyordu. Bildiri savaşları ve karalamadan uzak, kulüp başkanlarının görüşüp uzlaşabildiği dönemlerdi. En önemlisi de tüm futbol paydaşları, Süleyman Seba’nın davranışlarında ve söylemlerimde ne kadar samimi ve dürüst olduğunu biliyordu.

Untitled design (1)-page-001

Süleyman Seba’nın ‘duruşu’, emsal oluşturamayacak kadar değerliydi. Ancak insanlar kadar hayatta değişiyordu. Başkanlığının son dönemlerinde muhalefet okları kendisine doğrultulmuştu. Başarıya endeksli ve şampiyonlukları ölçüt belirleyen görüşler iyice ayyuka çıkmaktaydı. Rakip takımlara transfer olan Beşiktaşlı futbolcular, ezeli rakiplerin şampiyonlukları, Avrupa kupalarındaki başarısızlıklar ve medyada nedense çok dile getirilen ‘Beşiktaş çağ dışı yönetiliyor’ algısı taraftarların da davranışlarını değiştirmişti. O malum tezahürat ile başlayan ve ‘defolup gitsin’ sözleriyle devam eden isyanları tüm kanallar canlı yayında veriyordu.

”Ama ben en çok dostlarımdan korkarım.’’

‘Büyük Beşiktaş Hareketi’ adı altında doğan ama ismiyle müsemma olmayan bir muhalefet dalgalanmasıyla başladı her şey. Koca koca adamlar birbirlerinin ellerinden tutup tezahüratlar söyleyerek poz verdiler. İçlerinden birisi çıkıp ”Beşiktaş 94 yaşında. Ben burada 94 yaşında üye olan kimseyi görmüyorum” diyebilmişti.” Seba giderse biz varız” diyenler, televizyonlarda hangi siyasi partilerden de destek aldığını açık açık anlatıyordu. Kimileri ”Beşiktaş başkanı sözünden dönerse dönmeler ne yapsın” diyecek kadar hadsiz olabiliyordu. Bazıları ‘Genç Beşiktaşlılar’ olarak kulüpte devrim yapmaktan söz ediyordu. Beşiktaş için yapılan tesislerin ‘hikaye’ olduğunu, kazanılan şampiyonlukların tesadüf olduğunu duyuyorduk spor programlarında. Seba’ya padişah diyen de oluyordu diktatör diyen de. Üstelik muhalefeti oluşturan kişilerin tamamı bir dönem de olsa Seba ile çalışmış ve onun tedrisatından geçmişti.

Evine polisler eşliğinde gitmekten iyice bunalan Süleyman Seba, yaratılan kaos ortamına dayanamayarak bir kez daha seçime girmeyeceğini duyurdu.13 Şubat 2000 günü gerçekleştirilen mali genel kurulda veda konuşmasını yaparak Beşiktaş kulübündeki başkanlık görevine devam etmeyeceğini belirtti. Üyelerin önerisiyle Beşiktaş kulübünün ‘Onursal Başkanı’ ilan edildi. Mikrofonu tekrar aldığında eli titreyerek bu mertebeye layık olmadığını belirtti. Tevazusu ve beyefendiliği gereği, bu unvanın ‘bir daha geri dönmesin’ diye verildiğini bilmesine rağmen söylemedi.

İslam Çupi’nin, bir Fenerbahçeli olarak mali kongreden iki gün sonra kaleme aldığı Süleyman Seba yazısını hiç bir Beşiktaşlı yazmadı. Ve hiçbir Beşiktaşlı, İslam Çupi kadar geleceği göremedi.  

”Ey tribünün bir kısmını dolduran Beşiktaşlı olmayan Beşiktaşlılar, ey bağırma özgürlüğü olan Beşiktaş rozetli Beşiktaşlı olmayan Beşiktaşlılar, ey sadece sahadaki takımın derecesine bakıp bir kulübü şampiyonluklar ile ölçüp, başka taraflarını görmeyen Beşiktaşlı olmayan Beşiktaşlılar, o ”defolup gitsin” dediğiniz adam artık koltuğundan kalkmış boşluklara hiçliğe gidiyor. Kendini ve kongreyi halis gözyaşlarına bulayarak …

O eski İstanbul ve eski insanlar yok artık… Başkanlığı bırakması, hem Süleyman Seba için hem de Beşiktaş için doğacak bir özlemin başıdır. Aranırsa, iki üç yıl sonra Süleyman Seba’yı bir daha geri getiremeyiz. Çağırsak da geri getiremeyiz, ağlasak, sızlasak da geri getiremeyiz.”

Süleyman Seba’nın 16 yıllık başkanlık döneminde 9 teknik direktör ile çalışılmış; 5’i Lig Şampiyonluğu, 4’ü Türkiye Kupası, 4’ü Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2’si Başbakanlık Kupası, 6’sı TSYD Kupası olmak üzere toplam 21 kupa Beşiktaş’ın müzesine girmiştir. Bu yıllar içerisinde 8 sene lig ikinci sırada tamamlanmıştır.

Seba’nın ayrılışından sonra geçen 15 yıllık dönemde Beşiktaş, üç başkan ve 17 teknik direktör değiştirerek toplam 7 kupa kazanabilmiştir. Bu yıllar içerisinde sadece bir defa ligi ikinci sırada tamamlamıştır.

Seba döneminde Beşiktaş’a kazandırılan ancak bir türlü beğenilmeyen tesisler; Beşiktaş Plaza, Şan Ökten Tesisleri, Pendik Su Sporları Tesisleri, Yeşilköy Sportif ve Sosyal Tesisleri, Ümraniye Tesisleri, Çilekli Tesisleri ve Beşiktaş Koleji, Fulya Arazisi, Kapalı Spor Salonu ve Akaryakıt istasyonundan ibaretti. Ayrıca İnönü Stadının 49 yıllığına kiralanması yine bu döneme tekabül etmektedir.

Süleyman Seba’dan sonra gelen yönetimlerin bu tesisler dışında Beşiktaş’a kazandırdığı hiçbir yer yoktur. Yeşilköy Sportif ve Sosyal Tesisleri varisleri dolayısıyla artık Beşiktaş’ın değildir. Pendik Su Sporları Tesisleri denize uzaklaştırıldığı için kullanılmaz hale gelmiştir. Şan Ökten Tesisleri yıllarca kendi kaderine terk edilmiş, Fulya Arazisi ise Beşiktaş için bir hüsran haline dönmüştür. Yüklenici firma ile davalık olan Beşiktaş kulübü, firma sahipleri ile dostane ilişkilerini başkanları aracılığıyla sürdürmektedir. İnönü Stadı ise yıkılıp, Beşiktaş İnşaat Anonim Şirketi tarafından tekrar inşa edilmektedir. Ümraniye Tesisleri ise 2003 yılında kullanılacak hale getirilmiştir.


Untitled design (2)-page-001

Süleyman Seba’dan sonra seçilen ‘genç akımın’ gözdesi ,’Beşiktaş’ta devrimi gerçekleştirdik’ düşüncesiyle hareket etti. Bu devrimin 4 sene olacağını kimse tahmin etmiyordu. Üstelik Beşiktaş’a küsüp giderken halefinin en yakın çalışma arkadaşlarından birisi olacağından da habersizdi.

”Seba giderse biz varız ” diyenler, hiç olamadılar. Zira başka renklere ya da ticari kaygılara sevdalanarak sözlerinden döndüler. (!) Taraftarlar ise İslam Çupi’nin o gün yazdığı gerçekler ile baş başa kaldı. Loca yapımları ile alanları daraltıldı, çapulculuk ile suçlandı, müşteri olma potansiyelleri her yönetimin ilgisini çekti ve gelenler hep gideni arattı. Kulübü borçsuz ve nakit kasası ile teslim eden Süleyman Seba’nın mirası; hem maddi hem de manevi olarak yedi bitirildi.    

Unutulmayacak sözler miydi yoksa onun sözleri mi unutulmazdı hiçbirimiz bilmiyoruz.

Bildiğimiz tek şey onun gibi ‘takımlar üstü’ bir varlığın yerini bir daha dolduramayacak oluşumuzdur.

Ölümünün birinci yılında hala içim sızlamakta.

Bu hayatta; ya Sultan Süleyman gibi yaşayacağız ya da Süleyman Seba gibi.

Ben hep Süleyman Seba gibi yaşamayı yeğledim.


Poyraz Gezer

Comments (1)

write a comment

Comment
Name E-mail Website

  • 13 Ağustos 2015, 22:59 Yadigar kaya ersal

    Tebrikler.iyi bir araştırma neticesi bilgi veren bir yazı. Duygusal yazma niyeti olmasa da yazar Poyraz Gezer ‘ın büyük başkanı ne derece iyi anladığı ve sevdiği anlaşılıyor. Yazıların devamını bekliyoruz

    Reply