13.Cuma

Sinema Tarihinin En İyi 13 Spor Filmi

Adsız (1200 x 400)
Posted: 28 Ağustos 2015, 14:30   /   by   /   comments (1)

İsmini unutulmaz bir korku filmi klasiğinden alan “13.Cuma” bölümümüzde bu hafta gelmiş geçmiş en iyi spor temalı filmleri paylaşıyoruz.
Baştan söyleyelim. Rocky başta olmak üzere dövüş sporlarını, boksu kapsayan filmlerin tümünü –ayrıca bir liste yapmak üzere- dışarıda bıraktık. Yoksa değil 13, 52 tane Cuma olsa yine yetmeyecekti.

“Hayır, Can, Victory bir spor filmi değildir, İkinci Dünya Savaşı filmidir, ısrar etme lütfen! :)”

Erdem Özkan, Can Doğan, İlkay Barboros, Sargın Tekşal, Barış İnce

 

13-Miracle(2004)

IMDB: 7,5

“Tek bir maç…
10 Kez karşılaşsak, bizi 9 kere yenerler…
Ama bu maç onlardan biri değil.” – Herb Brooks

Malumunuz, 1980 Olimpiyatlar açısından sıkıntılı bir seneymiş. Henüz Lake Placid’de yapılacak Kış Oyunları başlamadan, dönemin ABD Başkanı Carter yazın Moskova’da yapılacak Yaz Oyunları’na sporcu göndermeyeceklerini duyurmuş. Ruslar ise buna rağmen –fakat esasen konu kış sporları olunca ABD’yi geçeceklerini bildiklerinden- Lake Placid’deki yerlerini almışlar. Filmin ismi bu olimpiyatlarda tıfıl kolej öğrencilerinden oluşan ABD Olimpik Buz Hokeyi takımının, 1963’ten beri 14 Dünya Şampiyonası kazanmış, son yedi olimpiyatın altısından altın madalyayla dönmüş SSCB Buz Hokeyi takımını hezimete uğrattığı maç için Sports Illustrated’in attığı başlıktan geliyor: “Buzdaki Mucize”
Bu maçı tam olarak anlayabilmek için şöyle düşünün…
1992 Barcelona Olimpiyatları’ndaki ABD Basketbol takımının, yani orijinal Dream Team’in, o turnuvada Litvanya veya Hırvatistan’a kaybettiğini hayal edin.
Ya da tuttuğunuz takımın Iniesta’lı Messi’li, Neymar’lı kupaları silip süpürmüş Barcelona’yı Şampiyonlar Ligi Finali’nde son dakika golüyle yendiğini düşünün…
İşte öyle bir şey…

12-Chariots of Fire(1981)

IMDB: 7,3

1924 Paris Olimpiyatları’nda Britanya adına yarışan, hayat görüşleri birbirinden farklı iki adamın: Eric Liddell ve Harold Abrahams’ın, spor tutkularını beyazperdeye taşıyan “En İyi Film” dahil dört dalda Oscar ödüllü bir başyapıt. Bir yanda Cambridge Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alan, daha seçkin bir adam olabilmek için koşan, Litvanyalı bir Yahudi’nin oğlu olan Abrahams, diğer yanda Tanrı’ya yakın olmak amacıyla piste çıkan İskoç bir protestan; Liddell. Bu kadar farklılılığın arasında bir tane de ortak yön var tabi: dört gün arayla kazandıkları altın madalyaları…

11-Hooisers(1986)

IMDB: 7,6

Efsanevi aktör Gene Hackman’ın başrolünde olduğu, basketbolseverlerin mutlaka izlemesi gereken bir film. Kolej takımı koçluğu ve donanma hizmeti ile geçen 22 yıldan sonra, arkadaşının aracılığıyla ufak bir kasabadaki lise takımının başına geçen Norman Dale’i hikayesinin anlatıldığı bu filmde, klasik basketbol filmlerinde gördüğümüz klişelere sıkça rastlamamız mümkün. Ancak, filmin çekildiği yılı ve Gene Hackman’ın muazzam oyunculuğunu göz önüne alırsak, pek de takılmamamız gerek bir konu. Ayrıca, herhangi bir çekim hilesi kullanılmadan, attığı şutlardaki başarısını şaşkınlıkla izlediğimiz -bileği düzgün- Jimmy Chitwood karakterini beyazperdeye taşıyan aktör Maris Valainis’in Letonya kökenli olması; “Bu Baltık ülkelerinin havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez aktörleri bile şutör oluyor.” diye düşünmemizi sağlıyor.

10-Glory Road(2006)

IMDB: 7,2

Koç Don Haskins: ‘’Jason. Don Haskins, Texas Western’’
Jason Stevens: ‘’Western Union??’’

Don Haskins’in koçluk görevine getirildiği Texas Western Üniversitesi’ndeki görevinin zorluk derecesini gösteren daha iyi bir diyalog olabilir mi? Transfer etmek istediği oyuncuların daha adını bilmediği bir okulla, güçlü ekollere karşı 1966 NCAA şampiyonluğunun hikayesini anlatan Glory Road, izleyene ilham veren filmlerin başında geliyor. Eseri Salt bir basketbol filminin dışında tutan detay ise; bu zaferde takıma transfer ettiği yedi siyahın büyük rol oynaması. 60’ların Amerikasında baskılara maruz kalan siyahlara da umut ışığı olan Texas Western Miners, koç Haskins’in otoritesinin kanatları altında takım oyununu ön plana çıkararak bizlere keyifli bir hikaye sunuyor. A Beatiful Mind filminden hatırladığımız Josh Lucas’ın, koç Haskins’in Mourinhovari karizmasını izleyenlere hissetirdiği performansı kaçırılmamalı.

9-Remember The Titans(2000)

IMDB: 7,8

Dünya üzerinde yaşanmış belki de en iyi dönem olan 70’lerin, en sıkıntılı aşamalarından birisine temas eden ve gerçek hikayeden uyarlanarak beğenimize sunulan bu enfes film, Virginia eyaletinde yer alan Williams High School’un karmakarışık durumdaki Amerikan Futbolu takımının hikayesini anlatıyor. Bu karmaşa kimin kiminle nerede ne yaptığı ile değil, afrikan-amerikan gençler ile soluk benizlilerin arasında cereyan ediyor. Takımdaki bu ırksal ayrılıkların gölgesinde, takımın başına afrikan-amerikan bir koç olan Herman Boone’un (Denzel Washington) getirilmesi, hatta bu istihdam sebebiyle halefi olan soluk benizli koç Bill Yoast’un (Will Patton) yardımcılığa düşürülmesi bölge halkında infial yaratıyor. Boone’un küstah ama babacan yaklaşımları sonucuyla önce teknik ekiple, sonra da oyuncular ile iletişim kurarak kargaşanın içinden yeni bir ekip yaratma çabasını izliyoruz. Denzel Washington’ın doğasında olan karizmasının Boone karakterini kusursuz şekillendirdiğini söylesem abartmamış olurum sanırım. Filmin 2000 yılında çekildiğini düşünürsek, güncel filmlere göre klişe olarak sayılabilecek sahneleri var mutlaka. Özellikle tansiyonun arttığı anlardaki yakın planlar, seyircinin gaza gelme ihtimali olan sekansları müzik ile birleştirip bir klip havası yaratarak etkiyi arttırma çabaları göze çarpıyor. Ancak alt metin olarak içerdiği güçlü mesaj ve seçilen müthiş şarkılar ile bunları kolayca tolere edebiliyoruz. Oyuncu kadrosunda ise, o dönemde toy olan ama sonrasında bir çok farklı ana roller ile gönülleri fethedebilmiş Hollywood yıldızlarını görebiliriz. Günümüzde hanımların ağızlarını şapırdatan ancak o zaman “tıfıl” hallerini gördüğümüz Ryan Gosling, yan rollerden en dikkat çekeni olabilir. Benzer duyguları erkeklere yaşatan Hayden Panettiere’nın küçük çocuk hallerini görünce biraz karmaşık duygular hissedebiliyoruz. Bunlara ek olarak Scrubs dizisinden Donald Faison, The Wire’dan Wood Harris, My Name Is Earl’den Ethan Suplee (karakterin ismi nefis: Louie Lastik) ve Kate Bosworth mutlaka dikkatli izleyicilerin dikkatini çekecektir. Soundtrack albümünü nefessiz dinleriz elbet ama “Ain’t No Mountain High Enough” diyip konuyu kapatalım.

8-The Damned United(2009)

IMDB: 7,6

Özellikle Football Manager hastalarının ismini bildiği, futbol tarihinin en önemli figürlerinden birisi olan Brian Clough’un 44 gün süren Leeds United macerasının perde arkasını anlatan bir kitap uyarlaması olan The Damned United; bir spor filmi olmasına rağmen futbol ile ilgilenmek yerine bir menajerin, yardımcısının ve yöneticilerin gözüyle bize derdini anlatma peşine düştüğü için farklı bir yerde bulunuyor. Hikayenin başlangıcını merak edip okumanızı tavsiye ediyorum. Zira şimdinin sivri adamı olan Jose Mourinho’yu bile muhallebi çocuğu gibi gösterebilecek Clough’ın kariyerinin başlangıcı, filmin senaryosunun kolonları ve kirişleri denilebilir. Nefret ettiği takım olan Leeds United’tan teklif gelince kabul edip, takımda nefret ettiği ne varsa değiştirmek isteyen bu rahatsız abi, daha ilk antrenmanda oyuncuların nefretini cebine koyup başlıyor yeni kariyerine. Bu kariyerin ömrü sadece 44 gün sürüyor ve sonrasında futbol tarihine ismini mıhladığı 18 senelik Nottingham Forest serüveni başlıyor. Lanetli olarak nitelendirilebilecek o 44 günde Clough’ın ekrandaki yüzü olan Michael Sheen, karakterini yalayıp yutmuş olarak karşımıza çıkıyor. Hem fiziksel hem tavır olarak muntazam bir benzerlik yakaladığı Clough’ın takıntılarını, sorunlarını ve onu mükemmel yapan her özelliğini resmen hissediyoruz. Ağızlarda bir belgesel tadı bırakan filmde yan roller biraz zayıf gibi görünebilir, ancak böyle ağır bir topun olduğu yerde ben bunu normal karşılıyorum. Çünkü film boyunca Sheen’e odaklanmamızı kolaylaştırıyor ve onun sayesinde bir menajerin yaşadığı zorluklar ile de empati kurabiliyoruz. Clough’ın sadık yardımcısı Peter Taylor rolünde, Harry Potter serisinden aşina olabileceğiniz Timothy Spall yer alıyor. Filmin bize bu büyük adamın zayıf noktalarını göstermesine ek olarak, günümüzün en popüler menajeri olan Jose Mourinho’nun kime benzediğine de ışık tutması bile izleyip sevmek için yeterli.

7-The Greatest Game Ever Played(2005)

IMDB: 7,5

Filmimiz İngiliz golfünün efsanelerinden Harry Vardon ve Amerika’da bu sporun amatörler üzerinden kitlelere yayılmasına öncülük eden Francis Ouimet’in 1913 yılındaki US. Open rekabetini anlatıyor. O güne kadar İngilizler karşısında bir varlık gösteremeyen Amerikan golfçülerinin hislerini ise ekteki videoda görebilirsiniz. Ouimet’in Amerikan golfüne katkısı kazandığı kupalardan ziyade, yarattığı algı devrimiyle tanımlanmalıdır. Filmde buna yapılan ufak tefek göndermelerle karşılaşıyoruz elbette. Fakat kendinizi daha ziyade topa vurmak üzereyken şakaklardan süzülen ter damlaları, stresten titremek üzere olan eller, gözlerinden “hadi oğlum, hadi koçum” bağrışlarını okuyabildiğiniz izleyicilere hazırlamanızda fayda var.
Tabii tüm bu hikayeyi eğer arada bir tutam aşk, iki çorba kaşığı da “baba-oğul romantizmi” olmadan anlatsalardı kesinlikle hiçbir şey anlamazdık (!).

6-Seabiscuit(2003)

IMDB: 7,3

“Do it now, George”

1937-1940 yılları arasında at yarışlarını domine etmiş safkanın hayatını anlatan filmde, Tobey Maguire ve Jeff Bridges başrolleri paylaşıyor. Atlar ile jokeyler arasındaki ilişkinin sadece yarış kazanmak ile sınırlı kalmayacağını bir daha unutmayacak bir şekilde anlamamızı sağlıyor. Maguire’ın canlandırdığı Red Pollard karakterinin Seabiscuit’e olan inancı ve onu dostu olarak kabul etmesi başarılarının en büyük kaynağı. At yarışlarıyla ilgili olan film ve dizilerin vazgeçilmez ismi olan profesyonel jokey Gary Stevens da, George Woolf karakteriyle yine oyuncu kadrosuna kendine bulmuş. Özellikle Seabiscuit ile War Admiral arasındaki tarihte kendine “Yüzyılın Karşılaşması” adıyla yer bulan teke tek mücadeleye filmin en güzel sahnesi diyebiliriz. 2004 yılında “En İyi Film” dalında Oscar adayı olması da Seabiscuit’in kariyerine eklenen bir başka büyük başarı. Yarış hayatı boyunca kazandığı koşularla ön plana çıksa da, bizim listemizde tabelaya girmek öyle kolay değil. Daha fazla çalışıp, kendini geliştirmen lazım sevgili Seabiscuit.

5-Montevideo(2010)

IMDB: 8,4

Yugoslavya Futbol Federasyonu’nun Zagreb’ten Belgrad’a taşınmasıyla milli takımı boykot eden Hırvat futvolcuları yüzünden, 1930’da Uruguay’da düzenlenen FIFA Dünya Kupası’na katılmak için büyük çaba harcayan Sırp futbolcuların hikayesini anlatmaktadır. Takım kadrosunda ön plana çıkan Tirke ve Mosa’nın üzerine kurulan bu filmde: Tirke, yetenekli fakat fakir olması sebebiyle bütün geleceği, Dünya Kupası’ndaki başarılarına bağlı olan bir oyuncuyken; Mosa da, daha zengin ve “yıldız” diyebileceğimiz bir karakter olarak izleyicilerin karşısına çıkıyor. Filmin konusu, işleyişi, duygusallığı üst düzeyde ama soundtracki de ayrı bir güzel. Filmi izledikten sonra müziklerini dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyoruz.

4-The Flying Scotsman(2006)

IMDB: 7,1

İskoç bisikletçi Greame Obree’nin hayat hikayesini anlatan bu filmin başrolünde Jonny Lee Miller bulunuyor. Çamaşır makinası ve bisiklet metalleriyle kendi bisikletini yapıp, pistteki 1 saat rekorunu elde etmek için federasyonun engellerine karşı verdiği mücadeleyi izledikten sonra popülarite açısından pek de ileri gidememiş olan Obree’nin ne denli önemli bir bisiklet efsanesi olduğunu anlayacaksınız. Ayrıca filmdeki bütün İskoç milliyetçiliği sahnelerine rağmen, filmi Türkçe’ye “Uçan İngiliz” olarak çeviren yetkili kişiye de buradan sevgi ve selamımızı yollamayı unutmayalım.

3-Rudy(1993)

IMDB: 7,5

An itibariyle okuduğunuz bu listeyi yayına geç sokmamızın sebebi yukarıdaki sahnedir. Çünkü sonrasında dayanamayıp tüm filmi bir kez daha izledim. “Underdog story” denince akla ilk gelecek filmlerden biridir Rudy. Gerçek hikayedir; tüylerinizi diken diken eder; içinde aşk yoktur, ana karakter ölmez ama yine de gözyaşlarınızı tutamazsınız. Hani dün akşam kız arkadaşınız size üçüncü kez Titanic izletmişti ve sonunda yine ağlamıştı ya? Hah işte, bu kez “ağlıyor musun sen?” cümlesini ondan duyacaksınız. Şimdi o düşünsün!
Kral Arthur’un hikayesindeki kılıcı sıkıştığı yerden çıkartmak için, malum deyimdeki gibi azmedip taşı delen Rudy Ruettiger’in hikayesini anlatan filmi izledikten sonra önce Soundtrack albümüne, sonra da gerçek Rudy’e kulak vermenizi tavsiye ederiz.

(bkz. https://www.youtube.com/watch?v=qlVIpimqSok)

Ayrıca şunu demeden geçemeyeceğim. Go Fighting Irish!

2-Rush(2013)

IMDB: 8,2

Foruma 1 tarihinin en “uçarı” karakterlerinden James Hunt(Chris Hemsworth) ile “disiplin” abidesi Niki Lauda(Daniel Brühl)’nın eşsiz rekabetini anlatan, IMDB’deki “En İyi 250 Film” listesinde kendine 160.sırada yer bulmuş ve ayrıca “En İyi Film” dalında Oscar’a aday olmuş bir başka kalburüstü film olarak göze çarpıyor. James Hunt ve Niki Lauda’nın kariyerleri boyunca birbirlerinin en büyük rakipleri olmalarına rağmen, karşılıklı duydukları saygı, filmi izlerken yüzümüzde gülümsemeye sebep oluyor. Hunt’ın dengesiz hayatı ve Lauda’nın hırsı ve iş aşkı ile daha düzgün bir grafiğe sahip olması iki yarışçıyı birbirinden ayıran bir başka etken. Günümüzde arabaların daha ön plana çıktığı Formula 1’in geçmişinde, pilotların ne denli önemli olduğunu anlamamız açısından Rush, geçmişe yapacağımız yolculuk için en doğru aday gibi gözüküyor.

Eğer bu filmle ilgili dipnot düşeceksek: Daniel Brühl’ün performansı gerçekten mükemmel. İzlerken, ayrıca dikkat etmenizi tavsiye ediyoruz.

1-Moneyball(2011)

IMDB: 7,6

“Çözmeye çalıştığımız mesele şu;
Zengin takımlar vardır… Fakir takımlar vardır…  Bunların altında 50 feet’lik bir pislik çukuruna gömülmüş takımlar vardır. Hepsinin altında da biz varız. Bu adaletsiz bir oyun.”
– Billy Beane

Billy Beane ve Oakland A’s takımının neredeyse tüm bilinen Amerikan beyzbol geleneklerinin dibine dinamit koyup patlatan farkındalığı işte bu şekilde ortaya çıkmıştı. Oyunculara popüler kültürün ve sportif istatistiklerin biçtiği değerler arasındaki farkı görmeye başlayan Beane için MLB Matrix’inin Neo’su diyebiliriz. Futbolumuzun yakın geçmişinde “büyük isim, acayip forma satarız” gibi sebeplerle yapılan transferleri düşününce, insanın Billy’i transfer edip futbol öğretesi geliyor. Listemizin birinci sırasına da her jüri üyemizin ilk 3’e ortak olarak yerleştirdiği yegane film olarak oturan bu başarılı kitap uyarlamasının arkasından “Beyzbol çok sıkıcı be” diyenler için ise diyecek tek bir lafım var!

“Neyse ki o kısımlar hızlı geçiyor.”

Comments (1)

write a comment

Comment
Name E-mail Website