13.Cuma

DeLorean ile Gidilecek 13 Futbol Anı

unnamed
Posted: 23 Ekim 2015, 22:09   /   by   /   comments (1)

Günlerden 21 Ekim 2015…

30 yıldır bu tarihi bekliyorduk. Zira çocukluk kahramanlarımız Marty ve Doctor Brown tam da bu tarihte 1985’ten günümüze geleceklerdi.

Ve geldiler!

30 Yıllık muhabbetimizin hatrına Marty ve Doctor gelmişken bizi de İstanbul’da ziyaret etmeyi unutmadılar, sağ olsunlar. Bu son derece masum ve dostane ziyaret sırasında Marty de Doc Brown da destansı planımızdan haberdar değildi.

En sempatiğimiz İlkay “The BarbOrian” tam da Benfica kale direklerini yalayarak dışarı çıkan bir Podolski şutu üzerine tetiği çekti: “Ya Marty, şu anahtarları ver de bi’ tur atalım senin Gri Şimşekle be hacım, hadi”, diyerek Türk futbolunu kökten kurtaracak, makus talihimizi değiştirecek dahiyane planımızı devreye soktu. DeLorean’ı alıp zamanda geri giderek kritik anları değiştirmek suretiyle, futbolumuzu kurtaracaktık. Fakat her şey Marty ve Doc Brown’ın cevabına bağlıydı. Anahtarları alamazsak zaman makinesini düz kontak yapacak, ya da vurduracak değildik ya? Televizyondan ve Galatasaray – Benfica maçından gözlerini bir saniye olsun uzaklaştırmayan Marty, serçe parmağını indirmeksizin çayından aldığı uzunca bir yudumun ardına ekledi: “Hüüüüp…. Ohhh….Tavşan kanı bu be, mis! Al hacı al, anahtar şurada ceketimin cebinde. Ruhsat Doktor’da yalnız. Ha bir de dikkat et hafif sağa çekiyor, rotçuya gidecek memlekete dönünce.” Doktor o sırada Alican, Doruk ve Barış’la okeye dördüncü olmuş, fal taşı gibi açtığı gözleriyle Barış’ın atacağı taşı beklemekteydi. Derken…

“Great Scott! Kırmızı 11! 3 turdur dönüyorum, okey atayım diye bekliyorum, geldi işte! Bak Barış, eğer aklına koyarsan, bu hayatta yapamayacağın şey yoktur! Geleceğin yazılı değildir, onu sen şekillendirirsin yani, tamam mı koçum! Ruhsat mı diyordunuz, buyrun gençler…”

Marty’den anahtarı, Doktor’dan ruhsatı kaptığımız gibi DeLorean’ı tümsekli, çukurlu İstanbul asfaltında 88 mil’e çıkartıyor ve 13 aşamadan oluşan büyük “Tandem Türk Futbolu’nu Kurtarma Operasyonu’nu” hayata geçiriyorduk.

İlk Durağımız…


 

13-) 16 Kasım 2006 / Türkiye 4-2 İsviçre

2-0’ın rövanşında müthiş bir atmosferde İsviçre’yi ağırlıyoruz. Islıklanan İsviçre milli marşı sonrası İstiklal Marşı’mızı söylerken bir isim göze çarpıyor; Alpay Özalan. Çok konsantre, çok hırslı. Bu durum herkesin aklına acaba yine mi kırmızı sorusunu getirirken, daha 2.dakikada sorumuza cevabı yaptığı penaltıyla veriyor. Sonrasında her şeye rağmen 3-1’i yakalamamız ama bu sefer de Tolga Seyhan’ın hatası, Tümer’in son saniye frikiği ile hüzün ve yaşanan büyük olaylar. Bir şansımız olsa da Alpay’ı uyarsak o penaltıyı yapma diye ama bizi dinler mi pek emin olamıyor insan açıkçası.

Alican Aydın

 

12-) 14 Nisan 2000 / Beşiktaş 1-1 Galatasaray

14 Nisan 2000… Sabah vakti, henüz İnönü Stadı’nın kapıları açılmadan sahaya girelim DeLorean. Ben ceza sahasına doğru fuleli adımlarla ilerlerken sen havada süzül; zemin yeteri kadar bozuk, tekerlerinle daha da zarar verme. Altıpas çizgisinin hemen önündeki o sinsi tümseği düzeltmek için üstünde birkaç kez tepinmem yeterli olacaktır. Zaten fazla zamanımız da yok, daha tesislere gidip Halilagic’e bir mesaj iletmemiz lazım…

Doruk Leloğlu

 

11-) 14 Mayıs 2006 / Denizlispor 1-1 Fenerbahçe

Yazarken bile boğazım düğümleniyor. Bir Fenerbahçeli olarak, kötü anların başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz bu maçın değiştirilmesi gereken çok anı var ama 95.dakikasına kadar maçı akışına bırakıp, Galatasaraylı arkadaşlarımdan özür dileyerek Appiah’a ufak bir uyarı yapmak istiyorum: “Bak kardeşim, maç 1-1 iken atacağın şut direkten dönecek. Maçın heyecanına kendini kaptırma, doğru düzgün vur kupayı getir.”

Can Doğan

 

10-) 17 Mart 2012 / Fenerbahçe 2-2 Galatasaray

Bir kale direği düşünün. Öyle bir olayın kahramanı olsun ki günlerce ülkedeki insanları statik, termodinamik gibi bilimum fizik dalı hakkkında uzman hale getirsin. Evet, doğru hatırladınız. Baros’un son dakikada direkten dönen dokunuşu. Galatasaray, 13 senelik galibiyetsizliğin ardından, belki de 2-0’dan geri gelip tarihin en epik galibiyetini alacakken, yavaş yavaş ısınmaya başlayan havaların da etkisiyle biraz genleşen o direk, 90+4’te Baroş’un dokunuşunun kale içine sekmesini engelliyor, makus talih tüm matematik hesaplarını alt edercesine yine bozulmuyordu. Baroş daha hafif mi vurmalıydı, Selçuk daha sert mi kesmeliydi ortayı tartışmasından ziyade, bir Galatasaraylı o zamana dönse, maçın daha soğuk bir havada oynanmasını ve o direğin daha düz durmasını isterdi herhalde. Kim onları suçlayabilir ki?

Hüseyin Bayraktar

 

9-) 5 Mayıs 1996 / Trabzonspor 1-2 Fenerbahçe

Bir sonraki durağımız 5 Mayıs 1996. Bu sezonla başlayan ve günümüze kadar sirayet eden Trabzonspor üzerindeki bu baskı ve gergin havanın sona ermesi sadece ligdeki şampiyonluk rekabetini yeniden gerçek anlamda İstanbul’un ötesine taşırmakla kalmayacak, belki de ucu 3 Temmuz 2011 ve sonrasına dek uzanan bir sürecin önüne geçecek. Trabzonspor ve Türk futboluna format atıp rahatlatacak bu sonuca ulaşmamız için, bir Fenerbahçe taraftarı olarak ne kadar üzülsem de, Oğuz ve Aykut’un gollerinden birine engel olmamız veya Şenol Güneş’i “Hocam zaten öndesin, bu kadar basmana gerek yok, bak beraberlik de yetiyor” dememiz gerekiyor. Şenol Hoca’nın ceketinin cebine 6 Mayıs 1996 tarihli gazete manşetlerinden oluşan bir kolaj yerleştirip, bunu maçtan önce görmesini sağlamamız  yeterli olur herhalde, ne dersiniz?

Erdem Özkan

 

8 -) 30 Mayıs 2004 / Yıldırım Demirören

y__ld__r__m_demir__ren_c2889c0b_925800614 (1200 x 400)

30 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleşen olağanüstü genel kurulda Beşiktaş başkanlığına adaylığını koyan Yıldırım Demirören’i durdurmak için en büyük umudumuz baba Erdoğan Demirören. Seçim öncesinde bir gün ansızın makam odasına girip “Bak beyim sana iki çift lafım var…” diye başlayacak bir tiratla onu oğluna engel olmaya ikna etmemiz şart. Dileğimiz, Beşiktaş sevgisinin evlat sevgisine üstün gelmesi…

Doruk Leloğlu

 

7 -)  19 Mart 2008 / Galatasaray 2-3 Hamburg

DeLorean’a atlayıp Özhan Başkan’ın yanında gitmek gerekiyor. Tesislere gidip odasına girdikten sonra: “Sayın Canaydın, Meira’yı Zenit’e veya başka bir takıma satmayın ki; sakatlık problemi yaşarsak, Kewell’ı stoper oynatmak kalırız. Benden size bir tüyo: Hamburg maçına dikkat edin özellikle.” diyerek önlemimizi aldıktan sonra, daha doğru bir diziliş ile birlikte Hamburg’u kupanın dışına itip, Galatasaray’ın adını çeyrek finale yazdırmak çok güzel olmaz mıydı? Belki de UEFA Kupası’nı ikinci kez kazanıp, silinmesi veya unutulması mümkün olmayacak bir şekilde tarihe geçme fırsatını yakalayacaktık.

Can Doğan

 

6-) 19 Kasım 2003 / Türkiye 2-2 Letonya

“Çek bir Letonya” diye çıktık yola ve çektik o Letonya’yı. Sonrası Verpakovskis ve hüsran. İlk maçı 1-0 kaybetmemize rağmen İstanbul’da 2-0’ı bulup turu elimize aldığımız anda, Letonyalı oyuncunun kramponun ucuyla değdiği top, maalesef bizi Dünya üçüncülüğünden sonra bir turnuvaya daha evden izlememize neden oluyordu. Bir şansımız olsaydı  o dokunuşa değil de, gazeteye atılan başlığa engel olmak isterdik diye düşünüyor insan.

Alican Aydın

 

5-) 26 Haziran 2003 / Fransa 3-2 Türkiye

Harika bir jenerasyon yakalamıştık. Dünya üçüncülüğünden sonra tarihimizde ilk kez Konfederasyon Kupası’nda katılmaya hak kazandık. Brezilya’nın önünde grubu ikinci bitirip yarı finale çıkmak bile büyük bir başarıydı. Ancak yarı finalde durum 3-2 Fransa lehine iken kazandığımız penaltıyı değerlendiremeyen Okan Yılmaz’a biraz daha dikkatli olmasını söylemek hiç de fena olmazdı sanki?

Can Doğan

 

4-) 25 Nisan 2013 / Fenerbahçe 1-0 Benfica

Tarih 25 Nisan 2013’ü gösterirken, Kadıköy’deyiz. Fenerbahçe UEFA Avrupa Ligi’nde, yarı final ilk maçına çıkıyor. Rakip Benfica. Bir yolunu bulup maç öncesi yaklaşıyorum Kuyt’ın yanına. İçinde bulunduğum durumu anlatacak vaktim yok… Böylesine önemli maçlarda insiyatif almasını istediğimizi, bugün olası bir penaltıyı atması gereken kişinin o olduğunu söylüyorum. Yüzünde anlamsız bir ifadeyle bakıyor bana, sorgulamıyor. Sonrası malum. Kuyt’ın 45. dakikada penaltıdan bulduğu golle ilk yarıyı 1-0 önde kapatıyoruz. Egemen’in 70. dakikada bulduğu gol ise skoru belirliyor: 2-0. Lizbon’a yüksek umutlarla gidiyoruz.

Ege Şarman

 

3-) Euro 96 & Euro 2000 / Alpay Özalan

1954’ten sonra ilk kez katıldığımız turnuvaydı Euro 96. Rakip o zamanların çok güçlü takımlarından Hırvatistan. Rüştü duvarı örmüş tek başına direniyor 11 Hırvat ve Milli Takım defans dörtlümüze. Dakika 86 olduğunda ise atılan bir uzun topla Rüştü ile karşı karşıya kalıyor Vlaovic, ama içimiz rahat hemen arkasında Alpay var. O zamana kadar kariyerinde bire bir kaldığında herkesi biçerek indiren Alpay. Ama o da ne? Alpay Vlaovic’i indirmek için değil adeta dokunmamak için uğraşıyor ve sarf ettiği çaba bize her ne kadar bir puan kaybettirse de Alpay’a hayatında belki de düşündüğü son ödül olan Fair Play’i kazandırıyor. Şimdi bir fırsatımız olsa büyük ihtimalle Alpay’a “O son adamı indir” diye uyarmamızı kimse engelleyemez.
Euro 2000’de destansı Belçika zaferinden sonra rakip Figo’lu, Rui Costa’lı Portekiz. Gayet dengeli başlıyoruz maça. Her şey yolunda gidiyor derken, topun 60 metre uzağında yerde yatan bir Portekizli oyuncu ve hakemin elinde kırmızı kartla koşuşu. O kırmızı kartın sahibini o anda anlamayan kimse yoktur diye düşünüyorum. Ondan sonra yenilen iki gol ve Arif’in kaçan penaltısıyla maalesef rüyamız sona eriyor. Keşke zaman makinesinin zamanla yolculuk dışında anları değiştirme imkanı olsa da iki Alpay’ın yerini değiştirsek değil mi?

Alican Aydın

 

2-) 25 Haziran 2008 / Almanya 3-2 Türkiye

Mucizelere mucize katarak yarı finale çıktığımız Euro 2008’de, sıradaki rakibimiz Almanya’ydı. Sakatlar ve cezalılar yüzünden düştüğümüz kötü durumdan aldığımız gaz ile öne geçip, Rüştü’nün kariyerinde düzeltemediği yan top fobisiyle geriye düşmemize rağmen, nöbetçi golcü kimliğini resmen DNA’sına işleyen Semih’in attığı golün yeni bir mucizenin habercisi olduğunu düşünürken Kazım’ın ayağının kayıp, Lahm’ın “Parkta yürür gibi” geçip giderek attığı gol bizi DeLorean’ı kullanmak zorunda bıraktı. Devre arasında golün videosunu Kazım’a izletip, kramponlarını değiştirmeye ikna edersek, belki de finale çıkıp tarihimizin en büyük başarısı için İspanya ile karşı karşıya gelebiliriz.

Can Doğan

 

1-)  26 Haziran 2002 / Brezilya 1-0 Türkiye

48 yıl sonra gidilen Dünya Kupası, tarihin en iyi milli kadrolarından biri ve Brezilya ile başlayıp, Brezilya ile biten bir serüven. 90ların sonu, 2000lerin başı çocuk olanlar için tarihin en popüler saç traşına sahipti o turnuvada El Fenomeno. Kendi ülkesinden çok uzakta sokakta top peşinde koşturan çocuklar onun saç traşına sahip, onun gollerini atmaya çalışıyorlardı. Tek taklit etmek istemeyecekleri gol de o zaman geldi. Yarı finalde, Brezilya Türkiye’ye maçın tek golünü atarken, sol çaprazdan topa ayak burnuyla vuran kişi Ronaldo’dan başkası değildi. Brezilya şampiyonluğa giderken, ülkemin çocuklarının gözleri yaşlıydı, hayaller kırılmıştı. Ülkede tarihin en moda saç traşının ömrü de, o gol ile beraber, en kısa süren olmuştu belki de. O saç traşı sokakların modası olmasa, kim bilir, belki Rüştü’nün eli 5 cm daha uzar, belki Ronaldo’nun kramponu daha kaygan olurdu, biz finale giderdik. O saç traşı, bize kaderin bir oyunu olarak döndü belki de.

Hüseyin Bayraktar

 

 

 

 

 

 

Comments (1)

write a comment

Comment
Name E-mail Website