Giriş Gelişme Sonuç

28 Saniyede Doğan 40 Yıllık Efsane: Rudy

f3df4116fc
Posted: 10 Kasım 2015, 16:37   /   by   /   comments (0)

Spor ve sinema birbirine her zaman ziyadesiyle yakışmıştır.

Bu yüzden spor ve sinemayı bir arada takip etmeyi seven insanlar için hayattaki en büyük keyiflerden biri spor temalı filmler izlemektir. Nerede veya ne zaman karşınıza çıktığının bir önemi yoktur, oturur izlersiniz. Hele ki o film sevdiğiniz, ilgilendiğiniz bir spora dair gerçek bir hikayeyi anlatıyorsa, hayatınızın Top 5 listesinde kendisine sabit bir yer edinmesi fena halde olasıdır. Rudy Ruettiger isimli bir öğrencinin çocuk yaşta kafaya koyduğu Notre Dame Fighting Irish’te futbol oynama hayalini anlatan “Rudy” işte tam da böyle bir filmdir.

1995’te sıcaktan uyuyamadığım bir yaz gecesinde, şifreyi parazitli görüntü üzerinden kuran o malum televizyon platformunda rastlamıştım Rudy’e. Başını kaçırmış, orta yerinden yakalamıştım… Hoş, aslında kimin kimi yakaladığı da tartışılır ya! Daha ne olduğunu anlayamadan müzikleriyle esir aldı beni Rudy. Sonuna kadar soluksuz izledim. Bitince de ilk işim tekrarlanacağı gün ve saatleri araştırmak oldu. Yurt dışından VCD’leri, DVD’leri istendi… Eh ne de olsa arşivde Rudy’nin her türlü hali bulunmalıydı.

Zor zamanlarda hep ilk tercihlerden oldu Rudy. Kadınların aşk acısına merhem olarak kullandıkları battaniye & dondurma tezatı eşliğinde “The Notebook” için gözyaşı dökme seanslarına, evrenin eril partiküllerinden gelen bir mesajdı adeta Rudy.

Şimdi… Yüzüklerin Efendisi’nde Sam Gamgee olarak izlediğimiz Sean Astin’in başrolde oynadığı bu 1993 yapımı David Anspaugh filmini halen izlemediyseniz burada yazımıza kısa bir mola veriniz. En yakın video-marketten (kaldı mı onlar sahi?) Rudy’i alınız, izleyiniz, sonra yeniden buraya geliniz, biz bir yere gitmiyoruz, bekleriz. Anlaştık mı? Birazdan görüşürüz o halde.

….

Evet? Nasıl buldunuz? Dediğimiz kadar varmış değil mi?

Eh artık hepiniz izlediğinize göre gönül rahatlığıyla SPOILER verebiliriz.
Daniel Ruettiger (nam-ı diğer Rudy) 1948’de Blues’un başkenti Illinois’de, Blues severler için apayrı bir yeri olan, efsanevi “Joliet” Jake Blues karakterine ismini veren Joliet’te dünyaya geliyor. 14 çocuklu bir ailenin ufacık, tefecik, çelimsiz üçüncüsü…

f3df4116fc
Hasta Fighting Irish taraftarı babanın da etkisiyle, çocukluktan itibaren Rudy’nin en büyük hayali Notre Dame forması giymek. Gelin görün ki Notre Dame çok yüksek puanla öğrenci alan bir okul ve biricik Rudy’mizin –kendisi bilmese de-  “dyslexia” yani öğrenme zorluğu gibi bir problemi var ve bundan mütevellit puanı hayalindeki okula yetmiyor. Ne yapsın o da garibim, baba mesleği diye enerji santralinde işçilik yapmaya başlıyor. Zaten bakın ne varsa bu maden, demir-çelik ocağı, enerji santrallerinde var… Flashdance’te kızımız sabahları kaynak yaparken, geceleri deli gibi dans çalışıyor. Sonunda konservatuara giriyor. Rudy’nin hikayesine bakıyoruz, başarıya giden yol yine kaynak makinelerinden, ağır işçilikten geçiyor. When Saturday Comes’daki Jimmy Muir abimiz de benzer bir mavi yaka iş kolundan gelip şanlı Sheffield United’ımızın yıldızı oluyordu. Demek ki buralarda keramet var, evet… Neyse…

Rudy’nin Katolik Koleji’nden Notre Dame’e geçiş için yaptığı ilk 4 başvuru geri çevriliyor. Okuldaki üçüncü yılında Notre Dame’e nihayet kabul ediliyor. Elbette ilk işi Fighting Irish seçmelerine girmek oluyor. Takıma da giriyor. Fakat ülkenin dört bir yanında özel olarak aranıp, taranıp Fighting Irish’e bursla dahil edilen esas kadroya değil;  onlara “kum torbası” vazifesi görsün diye idmana çıkan, akip takımın taktiklerini uygulamakla yükümlü “ayak takımına” giriyor. Boyu, posu, gücü, kuvveti yetmese de azmi sayesinde giriyor. Şans bu ya, o dönem takımın başında bir Fighting Irish efsanesi olan ve “ayak takımına” ana kadroda en çok şans veren koçlardan biri, Ara Parseghian var. Öyle ki, “ayak takımına” 1969 açık seçmelerinde dahil ettiği Mike Orlard, Parseghian sayesinde Kansas City Chiefs’e kadar uzanan, rüya gibi bir kariyere sahip olmuştu. Bizim Rudy’i gaza getirip Indiana yollarına düşüren faktörlerden biri de muhtemelen buydu zaten…

Rudy takımdaki son sezonunda kendisini bir maçta yedeklerden bile olsa sahaya sürmesi adına Parseghian’dan sözü kapıyor. Fakat elbette iş burada bitmiyor; bitse zaten filmi çekilmez. Murphy kanunları devreye giriyor ve o yaz Ara Parseghian’ın yerine Green Bay Packers apoletli Dan Devine geliyor. Filmde Devine biraz kötü adam gibi aksettiriliyor. Sonuna kadar hak etmesine rağmen Rudy’e forma vermeyen, sporda romantizm nedir bilmeyen, profesyonel NFL koçu gibi gösterilmiş Devine. Sonradan verdiği röportajlarla buna içerlediğini dile getirmiş Devine… Zira Georgia Tech’e karşı sezonun son maçında, bundan tam 40 sene evvel, 8 Kasım 1975’te Rudy’e forma veren de, onu maçın sonunda sahaya süren de Devine olmuş. Yani filmde gördüğümüz hani o tek tek bütün oyuncuların Devine’ın odasına girip “koç, benim yerime Rudy oynasın” diyerek formalarını teslim ettikleri ve tüylerimizi diken diken eden, gözlerimizi dolduran, kız arkadaşımızla izlerken yüzümüzü onun görüş açısından kaçırmamızı sağlayan o sahne var ya? Ha öyle bir şey olmamış mesela… Ben demiyorum gelmiş geçmiş en büyük Quarterback Joe Montana diyor. Malum, 1975’te o da Notre Dame kadrosunda ikinci Quarterback rolünde. (Bakınız Fighting Irish’in büyüklüğünü gösteren bir done daha…)

O son maçta da şöyle bir detay var. Rudy bir savunma oyuncusu. Defensive End oynuyor. Zaten ne vücudu, ne hızı, ne çabukluğu Amerikan futbolunda başka bir pozisyon oynamaya el vermiyor. Görevi rakip quarterback’e baskı uygulamak. Maçın son dakikasında Notre Dame’in bulduğu sayıyla skor 17-3 oluyor. Dan Devine mezun olacak ve son maçını oynayan herkesi sahaya sürüyor. Fakat Notre Dame savunma takımının, yani Rudy’nin sahada olması için hücum sırasının Georgia’da olması gerekiyor. Tam maç rahatladı, Notre Dame savunması sahaya girebilir derken, Georgia topu kaybediyor ve Fighting Irish hücum maçı bitirmek için son kez oyuna giriyor.  Maçın son dakikası olduğundan ve Georgia’nın saati durduracak mola hakkı da kalmadığından, Notre Dame hücum hattının normal şartlarda Amerikan futbolunda “Victory Formation” denilen zafer dizilişiyle maçı bitirmesi beklenir. Fakat Rudy’nin forma giymesi için topun Georgia’da olması gerektiğinden, Notre Dame hücumu (filme göre Dan Devine’ın talimatlarına da kulak vermeksizin) tek oyunda beklenmedik bir sayı daha bulur. Skor 24-3… Son 28 saniye. Tribünler “Rudy, Rudy” diye inliyor… Ve Rudy kısacık boyuyla oyuna giriyor.

Önce Notre Dame Kick-off’u… Sonra Georgia Tech oyun kurucusunun tamamlanamayan bir pası… Ve sonra… Buyrun izleyin (koyu renk formalılar Notre Dame)


Bir Defensive End’in yapabileceği en iyi şeyi yapar Rudy. Rakip oyun kurucuyu yakalar ve yere indirir. Maç da bu oyunla sonlanır. Rudy Notre Dame tarihinde sahayı arkadaşlarının omuzlarında terk eden ilk isim olur.

Sadece 28 saniye çimlere basar Rudy. Yarım dakikadan biraz daha kısa süre. Ve o 28 saniyenin hakkını sonuna kadar verir. Düşünsenize, bugün 8 Kasım 1975 tarihli bu maçın istatistiklerine baktığınızda Dan “Rudy” Ruettiger isminin yanında 1 Tackle / 1 Tackle for Loss / 1 Sack yazıyor. Mükemmel kariyer…

Torunlarınıza anlatabileceğiniz böylesine gaza getiren, motive eden, “yürü be oğlum, hadi be Rudy” dedirten bir hikayeniz varsa, modern zamanlarda bunu kurumsal firmalara pazarlayıp güzel para kazanabiliyorsunuz. Rudy de bu işe girmiş. Firmalara motivasyon seminerleri veriyor. Zorluklar nasıl aşılır onu öğretiyor. Ya da “sizin zorluk dediklerinize ben vaktinde kabak çekirdeği muamelesi yaptım” diyor belki de, bilemiyorum.

lkimdKMignuOmaZ3SmEtpvBTbdQ

Evet filmde haliyle biraz abartılmış sahneler var. Rudy’nin maç kadrosuna giriş şekli dramatize edilmiş. Rudy’e akıl veren stadyum görevlisi aslında olmayan bir karakter. Rudy’nin Indiana’ya gelmeden önce evlenmek üzere olduğu kızın, Rudy okula başlayınca ağabeyiyle evlenmesi ne kadar doğru bilinmez.  Eh neticede Hollywood faktörü, olur o kadar. Fakat bunların bunların ne Daniel Ruettiger’in, ne de Jerry Goldsmith imzalı o muhteşem müziklerle bezeli bu filmin başarısını gölgelemiyor. Zira biz sporseverlerde yarattığı hissiyatı baki. Doğru zamanda alınan bir doz Rudy, polar battaniye altında, gözyaşlarını içine akıttığın koca bir kovadan çorba kaşığıyla dondurma yerken The Notebook izleyip, yetmeyince üzerine de bir tutam Kasımda Aşk Başkadır cilası atmaya bedeldir. Kasım’da aşk Rudy’dir, Rudy…

Peki nedir Rudy’nin macerasını bu kadar büyük yapan?
Sadece saha dışında yaşadıkları mı?
Hedeflediği başarının Notre Dame olmasının olayı yüceltmede payı nedir?

Tüm bunların cevabını İlkay Barboros, Notre Dame’i neden sevdiğimizi anlatan yazısında kaleme aldı…

Fakat önce bir de Rudy filminin ekstralarında yer alan “The Real Rudy Story” videosunu izleyin derim. Bir de Rudy’nin ağzından dinleyin bu destansı hikayeyi…

Fighting Irish

Bir insan bir takımı neden sever? O takımı bir aile büyüğü mü tutuyordur? O takımın şehrinde, hatta semtinde mi doğup büyümüştür? Sevgilisinin gönülden desteklediği bir takım mıdır? Küçükken rastgele bir maça gidip, kalbini gittiği tribünlerde mi bırakmıştır? Doğduğu andan itibaren başka bir takımın yüzünü mü görmemiştir, yoksa her takımın ve taraftarlarının içini dışını görüp bildiğinden, artık aklının erdiğini varsayarak kendi rızasıyla gönlünü başka takıma mı vermiştir?

Eskilerden bir arkadaşım, Amerika’yı ziyaret ettiğinde o zamanlar yeni yeni takip edip sevmeye başladığım Amerikan Futbolu sporuna olan ilgimi kabartmak için bana bir forma getirmişti. Yeşil rengini sevdiğimden olsa gerek özellikle bu rengi seçtiğini söylemişti. İlk Amerikan formamdı ve doğal olarak aşık olmuştum. Olur olmaz ortamlara giderken bu formayı giyiyor, romantik buluşmaların ateşli havalarını yemyeşil 44 numaralı formam ile bozmakta bir beis görmüyordum. Bir “Fighting Irish” olmam işte böyle tesadüfi, bir o kadar da keyifliydi.

Belki taraftarlar için durumlar bu kadar basit olabiliyordur. Ama takımları böylesine büyük yapan şeylerden sadece bir tanesidir taraftarlık. Bir kulübü sevmek için sayısız sebep bulup bunları aksiyona dönüştürebiliriz. Ancak takımların oyuncuları için daha farklı dinamikler mevcut. Özellikle de Amerika’da iseniz. Profesyonel kontratların takımlar ile değil, lig yönetimleri ile yapıldığı, lise ve üniversitede oynama zorunluluğunun bulunduğu bir sistemden bahsediyoruz. Bu okullar ise, mahallenizdeki en yakın lise ya da boşlukları kurşun kalem ile doldurarak girdiğiniz üniversiteler değil. Okullar, takımlarında oyunculara yer vermek için burs bağlıyorlar. Bu bursu da sadece en iyiler alabiliyor. Notre Dame Üniversitesi İletişim Fakültesi Basketbol takımında 180 cm ve 100 kiloluk üç numaralar göremiyorsunuz yani.

Bir “Fighting Irısh” olabilmek, burada bizim için kolay olabilir, ancak emin olun o kadar kolay değil. Lakabını kavgacı ve mücadeleci ruhları sayesinde alan bir takımdan bahsediyorsak, bu takımda yatarak başarılı olmayı kimse bekleyemez. Yatarak başarılı olan bir sporcunun da var olması ne kadar da imkansızdır!

Bkutk

Notre Dame lakabını nasıl aldı sorusunun cevabı, daha çok efsaneler üzerinden anlatılır. En bilinen ise 1909 yılında geçen bir hikayedir. Michigan ile yapılan çetin maçların bir tanesinde, Notre Dame devreyi yenik kapatmıştır. Takımda Kelly, Donnelly, Glynn, Duffy gibi İrlanda kökenli soy isimlere sahip oyuncuların fazlalığını da vurgulayarak, oyunculardan bir tanesi soyunma odasında arkadaşlarına döner ve öfkeyle bağırmaya başlar: “Neyiniz var be kardeşim! Hepiniz İrlandalısınız ve sahada bir gram bile savaştığınızı görmüyorum! Adamlar biranızı elinizden alsa tekme tokat dalarsınız, sahada hepimizi patatese çevirdiler kolunuz kalkmıyor!” (tam metin muhtemelen bu şekilde değildir!). Bu gazı alan oyuncular ikinci devre sahaya çıkıp Michigan’ı yenince, içeriden bu konuşmaya tanık olan bir gazeteci ertesi gün manşeti “Fighting Irish” diye atar.

Notre Dame Fighting Irish, mazisinde bu konuşmaları yapabilecek, bu konuşmalardan etkilenip zaferler kazanabilecek çok sayıda efsaneyi barındırır. Bu yazının temel öznesi Rudy Ruettiger, Rudy’den sonra sahayı arkadaşlarının omzunda terk eden Marc Edwards, kaybeden takımdan birisine verilen tek “Heisman Trophy” ödülünü alan Altın Çocuk Paul Hornung, bir çok pozisyonda oynayarak takımına zaferler getiren ancak okuldaki son senesinde boğaz enfeksiyonundan ölen George Gipp, efsane spor yazarı Gratland Rice’ın “Apollon’dan bu yana Yunan Tanrılarına en çok benzeyen şey” olarak tanımladığı George Connor ve tabi ki “The Catch” Joe Montana… bu liste daha da uzar.

Hasta takım arkadaşları için tüm fedakarlığı yapıp, onu sahadan omuzlarına alarak uğurlayan, ancak tüm varlığını ve karakterini zorluklara ve engellere karşı direnç gösterebilme kabiliyeti üzerine tanımlayan ve her şeye rağmen yaşamdan keyif almaya çalışan Kavgacı İrlandalılar. Formayı üzerine geçirip, sevgiliyi aşk ile kucaklarken bir yandan da dünyada yaşanan haksızlıklar ve zorluklar ile kavga etmek isteği doluyor insanın içine. O kavgaların neredeyse hepsini kaybediyoruz, ancak kazandığımız tek tük zaferlerin tadını hakkını vererek çıkarmayı bilmek de en az kaybetmeyi bilmek kadar büyük önem taşıyor.

Erdem ÖZKAN & Ilkay BARBOROS

Comments (0)

write a comment

Comment
Name E-mail Website