Giriş Gelişme Sonuç

Hak Ettiği Saygıyı Görememek vs. Saygıyı Hak Edememek

Untitled design
Posted: 17 Ocak 2016, 16:28   /   by   /   comments (0)

Hatırlarsınız; yaklaşık iki ay önce Barcelona üç gün arayla önce Bernabeu’da Real’e dört, sonra da sahasında Roma’ya altı atmıştı. Bu maçların üstüne, toptan anlayan arkadaşlarla geyik çevirdiğimiz whatsapp grubunda, Barça’nın futbolunun “sıkıcı” bulunmasıyla ilgili bir muhabbet dönmüştü (ve bu yazının yazılması için de itici güç olmuştu). Ben bu görüşe katılmayan taraftayım ve sebebi ister stil olarak “çok fazla kısa ve yan pas” olsun, ister diğerlerinden çok daha iyi olmak ve fazla sayıda maçı domine etmek olsun; bir sporseverin bu tarz bir oyunu sıkıcılıkla eleştirmekten ziyade bu oyuna büyük saygı duyması gerektiğini düşünüyorum. Bu eleştiriler Barça’nın eskiden daha çok başvurduğu “kendini atma, faulleri abartılı gösterme, hakemi kandırma” konuları ekseninde olunca ben de o eleştirilere katılıyorum tabi ki. Hayatın herhangi alanındaki bir aldatmanın affedilecek bir yanı yok. Ama durum bundan çıkıp, “Abi adamlar geleni geçeni dağıtıyor, ne sıkıcı” noktasına gelindiğinde işin rengi değişiyor. Muazzam bir altyapı sistemiyle yukarı çıkan futbolcu ve hatta teknik direktörleriyle son 10 yılda dört tane Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu kazandı Barcelona. Bu başarıyı kazanırken de oynadıkları futbol ve çıktıkları seviye de tüm futbol tarihinde nadir görülecek türdendi. Dolayısıyla sıkıcılıkla itham edilip yeterli saygı gösterilmemesi bu takıma yapılan açık bir haksızlık bence.

Screen Shot 2016-01-17 at 14.52.05

Diğerlerinden çok çok daha iyi olmak noktasındaki eleştirilerle Barcelona’ya göre daha fazla muhatap olan bir takım daha var, o da Bayern Münih. Özellikle son yıllarda Bundesliga’da Şubat-Mart gibi biten -ki bu sezon da geçen üç sezona benzeyecek gibi- sezonlar izliyoruz. Büyük puan farkları, rahat kazanılan maçlar seyircide bir huzursuzluk yaratıyor ister istemez. Ama Bayern Barça’ya göre daha farklı bir yerde. Bir kere yerel ligde hangi takımdan bir yıldız çıksa onu birkaç sezon sonra -eğer farklı bir ligi tercih etmediyse- Bayern’de görüyoruz(1). Bunun yanında medya desteği ve saha dışı gücüyle de dominasyonunu sağlamlaştıran Bavyera ekibi, Türkiye’de üç büyüklerin yarattığı güç odağına Almanya’da tek başına sahip. Ancak yine de bu kadar güçlü olmak bile onların yeşil sahadaki dominasyonunu tek başına açıklamıyor. Bu eleştirileri yaparken, Bayern Münih’in son yıllarda ve özellikle de bu yıl sahada yaptığı doğru şeylere saygı duymayı gözden kaçırmayalım. Sezar’ın hakkı Sezar’a!

Son zamanlarda gördüğümüz benzer bir dominasyon da Djokovic’e ait. 2015’te tenis tarihinin en dominant sezonlarından birini yaşayan Sırp raket, bu görkemli performansının yanında, Amerika Açık finalinde resmen deplasmanda gibi oynadı. Benim de dahil olduğum birçok kesim tarafından hak ettiği saygıyı görmediği düşünülen Sırp raketin aleyhinde olan bu tavrın zirve yaptığı noktaydı 2015 Amerika Açık finali. Tenis seyircisinin -hele ki bir Grand Slam finalinde- çok açık bir şekilde bir tarafı desteklemesi çok karşılaştığımız bir durum değil. 27 yaşında 10 Grand Slam şampiyonluğu olan bir oyuncunun bu tarz bir muameleyle karşılaşması, irdelenmesi gereken bir konu. Buradaki en büyük faktör Federer’in yıllar içinde oluşturduğu büyük saygı bence. Tenis seyircisinin çoğunluğunun gelmiş geçmiş en büyük tenisçi olarak kabul ettiği Federer’in Djokovic’in dominasyonuna son vermesi isteğinin bir yansımasıydı o tepki. Saha dışı ve içi hareketleri, açıklamaları, oynadığı oyunun estetiği, yıllara yaydığı istikrarı, hiç ciddi sakatlık yaşamamış olması ve kazandığı şampiyonluklarla, gelmiş-geçmiş en büyük tenisçi olmaktan öte tüm zamanların en büyük sporcusu tartışmalarına konu olabilecek bir ikon Federer. Ancak bu bile, ara sıra yaptığı sakatlık numaraları dışında pek yanlışı olmayan Djoko’nun bu kadar ikinci planda kalmasını açıklamıyor. Djokovic için yapılan bir diğer eleştiri de oyununun daha çok fiziksel dirence ve savunmaya dayalı olması. Başka bir sıkıcılık mevzusu yani. Bu, sporun bitmek bilmez tartışma konusu; her sporda oyunun iki yönünden birine daha çok yoğunlaşan takımlar/sporcular vardır ve genelde göze hoş gelen hücum tarafını ön planda tutanlardır. Ancak yoğurt yiyiş şekli olarak savunmayı seçmiş büyük şampiyonlar var tarihte ve sırf “göze hoş gelmeme/sıkıcılık” noktasından hareketle o büyük kariyerleri gömmeyelim derim ben.

Kıyaslandığı takımın/sporcunun büyüklüğü üzerinden hak ettiği değeri göremeyen bir takım da bu senenin Golden State Warriors’u. Üst üste 24 galibiyetle NBA tarihinin en iyi başlangıcını yapmış GSW’ye burun kıvıranların sayısı hiç de az değil. “Bu galibiyet serisi boyunca hangi maç zordu ki?”den “Şu anki NBA dönemi Chicago’nun 72-10’la bitirdiği sezondan daha az zorlu”ya kadar geniş bir yelpazede değerlendiriliyor GSW’nin başarısı. NBA’in gelmiş geçmiş en büyük şutörü olma yolunda emin adımlarla ilerleyen ve nadir görülebilecek bir top hâkimiyetiyle oynayan Curry’nin önderliğinde modern zamanların en muazzam hücum takımı olan ve bunun yanında da elit seviyede savunma yapabilen GSW’nin de hak ettiği saygıyı görmediğini düşünüyorum. Kıyaslandıkları Chicago takımı dönemi için gerçekten inanılmaz bir takımdı kabul; ancak, bu takım da bu dönem için öyle. Tabi ki GSW’nin o Chicago’yla kıyaslanacak seviyeden çok uzak olduğu aşikâr çünkü o takım 6 yüzük kazanmıştı. Ama bu, GSW’nin son 1.5 sezonda yaptıklarını değersiz kılmaz, hatta şu noktada hiçbir şey bu seriyi değersiz kılmaz. Bir de son bir not; demek ki oyunun hücum yanını çok iyi oynamak da saygı görmek için tek başına yeterli değil.

Bir basketbol arası verdikten sonra yeniden tenise dönersek, Djokovic’in son birkaç yıldır erkek tenisinde yaptığına benzer şekilde bayan tenisindeki dominasyonun sahibi Serena Williams’tan da bahsetmemiz gerek. O da son yıllardaki üst düzey performansı dolayısıyla (son 14 Grand Slam’de 8 şampiyonluk) oyunu sıkıcılaştırmakla itham ediliyor. Bu ithamlar doğrultusunda Serena’nın başarılarıyla doğru orantılı olarak saygı görmemesinin altında yatan birkaç faktör var elbet: Öncelikle MAALESEF ten rengi bu konuda başı çekenlerden. Üzerine yıllardır yazılıp çizilen ve tek başına ayrı bir yazı konusu olabilecek bu durumdan bahsetmeyip daha az can sıkıcı olana geçmek istiyorum. Serena’nın 2009 Amerika Açık yarı finalinde çizgi hakemiyle yaşadığı olay, ABD’li tenisçinin kariyerinde kara bir leke olarak kalmaya devam edecek. O maçta Serena, maçı kaybetmekten iki sayı uzaktayken aleyhine verilen ayak hatası kararı sonucu kontrolünü kaybetmiş ve hakeme “bu s..tiğimin topunu alıp senin o s..tiğimin boğazına tıkarım” demesi sonucu aldığı ceza puanıyla birlikte maçı kaybetmişti. Maçların olası son puanlarında pek verilmeyen ayak hatası kararının (ki çoğunluk kararın yanlış olduğunu düşünüyor) zaten maçı kaybetmek üzere olan Serena’yı çıldırtması bu olay için hafifletici sebep olamaz ve bu tarz bir olayın sporseverlerin zihninde bıraktığı izi silmek de kolay değil doğal olarak. Bunun dışındaki bir diğer eleştiri de Serena’nın rakiplerine göre fiziksel olarak daha güçlü olması. Genetik özelliklerden kaynaklanan bu tarz bir durumun Serena’ya avantaj sağladığı bir gerçek ancak 21 Grand Slam kazanma başarısının arkasındaki en belirleyici sebep de bu olamaz. Ayrıca, diğer branşlarda da görebileceğimiz gibi bu tarz genetik üstünlükler sporun doğasında var. Mesela Usain Bolt fiziksel özellikleri sayesinde yarışları rakiplerinden birkaç adım daha az atarak bitiriyor. Ama bu konu onun bütün çevreler tarafından gelmiş geçmiş en büyük sprinter olarak kabul edilmesini ve her ortamda ona duyulan büyük saygıyı etkilemiyor. Bu noktadan hareketle, Serena’nın Bolt’a göre çok daha antipatik bir figür olmasının, onun hakkındaki algıların üstünde ne denli etkili olduğunu görebiliriz.

Untitled design

Genetik üstünlük demişken bir kez daha basketbola dönerek Lebron James’e değinmek istiyorum. O da ismini basketbol tarihine kazırken, pozisyonuna göre fizik-atletizm uyumunun ona getirdiği avantajlardan bahsedebiliriz. Ancak James’e Kobe seviyesinde saygı duyulmamasının sebebi fiziksel avantajlarının haricinde çok daha başka yerlerde. Kobe’nin Jordan’la kıyaslanırken bahsedilen kazanma azmi, maksimumunu verme, büyük maçları büyük oynama, liderlik yapma ve TAKIMINA BAĞLILIK gibi konularda Lebron’un sınıfta kaldığı örneklere şahit olduk. Bu örnekler ve bu kadar potansiyelli olmasına rağmen (şimdilik) sadece iki yüzükte kalması, beklentileri karşılayamaması açısından sporseverlerin ona duyduğu saygıyı belirli bir noktadan daha ileriye taşımıyor. NBA tarihinde bir takımı tek başına finale taşıma gibi nadir görülen bir performansı 2007 ve 2015’te başaran, kariyerini 27.3 sayı, 7.1 ribaund ve 6.9 asist ortalamalarıyla, 4 kere normal sezon MVP’si ve 11 kere de All-Star olarak devam ettiren 31 yaşındaki basketbolcunun emekli olduğunda ne seviyede bir saygıyla hatırlanacağı alacağı olası yüzüklerle doğru orantılı.

Lebron’daki şampiyonluk eksiğini takım olarak hayli gidermiş olup yine saygı görmeyen topluluklar da yok değil. Son dokuz Avrupa Şampiyonası’nın hepsinde en az yarı final görmüş, Altısında final oynamış ve son dört turnuvanın üçünde şampiyon olmuş, 2006’da Dünya Şampiyonu olup son iki olimpiyatta da finalde ABD’ye kaybetmiş İspanya Milli Takımı, başarılarının takdir edilmesinden daha çok “Yine kazandı şu çirkefler!” kabilinden yorumlarla anılıyorlar. Milli takımlarının rakibe fark atınca dalga geçmeye başlama, en ufak faulde kendini yerden yere atma ve basketbol dışı sinir bozucu oyunlara çok sık başvurma özelliklerini kulüp takımı olarak kendi bünyelerinde had safhada bulunduran Real Madrid de son 3 yılda Euroleague’de üst üste final oynayıp son senesinde de kupayı kazanmış olmasına rağmen “İyi bilmezdik” sözleriyle hatırlanacaklar. Başarının da tek başına saygı uyandıramadığını böyle örnekler sayesinde görüyoruz.

Büyük bir şampiyon olmanın saygı görmeye yetmediği benzer bir örneği Floyd Mayweather’da da görebiliriz. Salt galibiyet sayılarına bakarsak kariyerini 49-0-0’la kapatmış bir boksör o. Bunun yanında da lakabının “Money” olmasından da anlaşılacağı gibi, yaptığı işi paraya çevirme konusunda da en iyisi olan Mayweather sadece açık ara dünyanın en çok kazanan sporcusu değil; aynı zamanda dünyanın en çok kazanan ünlüsü konumunda. Madalyonun öteki yüzüne bakıldığında ise Mayweather kadına şiddet konusunda sicili çok kirli bir kişilik (hatta 2011’de bu sebeple 90 günlük hapis cezasına çarptırılmışlığı da var!). Bunun yanında “kıroyum ama para bende” anlayışının da zirvesinde. Sırf taktığı aksesuarlarının birine verdiği parayla bir ailenin 10 yıl krallar gibi yaşayabileceği boksörün görmemişliği “Zenginin parası züğürdün çenesini yorar” yorumuyla geçiştirilmenin çok ötesinde. Bir de üstüne ringde çok kaçarak ve savunmaya dayalı bir şekilde dövüşen Mayweather, namağlup bir kariyeri olmasına rağmen genel olarak pek saygı gören bir figür değil. Mayweather’ın “Asrın Maçı” olarak pazarlanan maçta mağlup ettiği rakibi Manny Pacquiao ise dünyanın en çok kazanan ikinci ünlüsü olmasına rağmen onun parasını konuşan pek züğürt yok. Ringe çıktığında ülkesi Filipinler’de -hem de yıllardır devam eden iç savaşa rağmen- hayatın durduğu boksör aynı zamanda milletvekilliği görevine de devam ediyor. Ülkedeki iç savaşın durması konusunda yardımı olabilecek kişilerin başında gösterilen Manny ihtiyaç halinde Filipinler’e maddi yardımını da esirgemiyor. Mayweather’a kıyasla ringin dışındaki bu örnek duruşunun yanında, ona karşı kaybettiği maçta da daha atak bir şekilde dövüşen Manny, an itibariyle en iyi olmamasına rağmen çok daha büyük saygı uyandırıyor.

Untitled design (1)

Yine bokstan başka bir örnekle devam edersek, Wladimir Klitschko da dokuz yıl boyunca unvanlarını korumuş olmasına rağmen stilinin sıkıcı olduğu eleştirilerine maruz kalıyordu. Onu büyük bir şampiyon olarak görenlerin yanında, başka bir devirde olsa bu seviyelerde olamayacağını iddia edenler de az değildi. Bu uzun dominasyonun ardından Klitschko’nun kemerlerini elinden alan Tyson Fury gayet atak dövüşerek yıllardır yenilmeyen Klitschko’yu rahat geçmesine rağmen yine de sporseverlere yaranamadı. Twitter’da ve maç öncesi basın toplantısında yaptığı trollükler, boksun doğasına aykırı şekilde sıkça gardını indirerek dövüşmesi, maçın sonlarına doğru dövüşürken bir yandan da düşen şortunu çekmesi ve kazanmasının ardından ringde şarkı söylemesi sonucu kafalarda oluşan imajı, bu büyük sportif başarıdan çok daha fazla konuşuldu. Gerçi şampiyonluktan sonra gelen “Kadının yeri mutfaktır” tarzı cinsiyetçi açıklamaları ve homoseksüellere karşı takındığı dışlayıcı tavırla birlikte pek de saygı hak eden bir adam olmadığını öğrendik ancak, Klitschko’yu yendiği akşam Twitter’da dönen “Ne denyo adam lan bu!” yorumları yapılırken Fury henüz o açıklamaları yapmamıştı. Aynı yere toparlamam gerekirse, şampiyon olmak tek başına saygı uyandırmaya yetmiyor.

Bütün yazıyı toparlamam gerekirse de, tarih sporcuların sadece performanslarını yazmıyor. Hakiki spor seyircisi kazanılan başarıları bütün diğer faktörlerle birlikte değerlendiriyor. Dolayısıyla, çok fazla kazanan izlememize rağmen daha az sayıda saygıdeğer sporcu izliyoruz. Gün geçtikçe erdemli değerlerin önemini yitirdiği dünyada, bu oranın terse dönmesi zor görünüyor ama temennimiz en azından azalmaması.

(1) Lewandowski ve Götze’nin aksine büyük paralarla ikna edilemeyen Marco Reus’a buradan selam olsun.


Burak Balcı

Comments (0)

write a comment

Comment
Name E-mail Website