Olympıa

Yaşlı Kıta’nın Eski Hızlıları

Untitled design (3)
Posted: 23 Şubat 2016, 14:34   /   by   /   comments (0)

Burak Balcı


Uzun mesafe koşular hem hız hem de dayanıklılık gerektirdiği için çok zorlu branşlardır. Bu zorlu yarışlar genelde Afrikalılar tarafından domine edilse de, tarihe geçen Avrupalı uzun mesafecilerin de sayısı hiç az değil. Bu yazı ise onlardan üç tanesinin hayatına ve başarılarına değiniyor. Başardıklarıyla Olimpiyat tarihine geçen bu üç adam kendilerinden sonraki insanlara da farklı özellikleriyle örnek oldular:

Maraton Şampiyonu Bir Çoban

Spyridon Louis, merkezi bir su kaynağının bile olmadığı kadar eski zamanlarda su dağıtma işiyle uğraşan babasına yardım eden Maroussi’li bir çobandı. Askeri görevi sırasında komutanının önerisiyle 1896’da Atina’da düzenlenecek olan ilk modern olimpiyat için yapılan maraton seçmelerine katıldı. Normalde, Antik Olimpiyatlar’da maraton gibi uzun mesafeli yarışlar düzenlenmiyordu. Ancak, Yunanlıların Persleri mağlubiyete uğrattığı Marathon Savaşı’nda bu zaferi Atinalılara bildirmek için Marathon şehrinden Atina’ya hiç durmadan koşan ve müjdeyi verir vermez canını teslim eden ulak Pheidippides’ten etkilenen Fransız dilbilimci Michel Breal; yakın arkadaşı olan modern olimpiyatların kurucusu Pierre de Coubertin’e yine o iki şehir arasında koşulacak bir yarışın olimpiyat takvimine eklenmesi fikrini önermişti. Bu önerinin kabul edilmesi de maraton yarışının ortaya çıkması ile sonuçlandı. Louis, ikinci seçme serisinde beşinci olarak Olimpiyattaki maraton yarışına katılmaya hak kazandı. İkinci serinin beşincisi olan bir sporcunun ülkesini temsil etme hakkı kazanması kulağa biraz garip geliyor evet; ancak o yarışa katılan 17 atletin 13’ü Yunan’dı! Günümüzden bakıldığında oldukça garip karşılanacak bu durum ilk dönemki olimpiyatlar için gayet normaldi.

İşte bu garip yarışı çok da favori olmayan ve koşuya köyündeki bir arkadaşından aldığı ayakkabılarla katılan 23 yaşındaki Maroussi’li çoban Louis kazandı. Başka bir gariplik olarak da, yarış sırasında yol üzerindeki bir kasabadaki bir hana uğrayıp kısa bir mola verdiği de rivayet edilmektedir. Bu arada hem maraton yarışının Yunanlılar için tarihi önemi hem de o olimpiyatta o ana kadarki yarışlarda Yunanların kötü performansı, bu yarışın Yunan bir atlet tarafından kazanılmasının önemini iyice arttırmıştı. Bu beklentiyle stadyuma kimin önce gireceğini bekleyen Yunan seyirciler Louis’i gördüklerinde adeta çılgına döndüler. Yarışın bitişiyle birlikte tezahüratlarla birlikte kalabalıklar tarafından omuzlara alınan Louis, havaya atılan şapkalar ve başından aşağı yağan dallar ve çiçeklerle stadyumdan uğurlanıyordu. Bir anda halk kahramanına dönüşen Louis’e kral tarafından “Dile benden ne dilersen!” şeklinde gelen isteğe Louis’in cevabı “Suları daha kolay taşımak için bir araba ve o arabayı çekecek bir eşek.” şeklindeydi. Genel algı olarak ne kadar şaşırtıcı olsa da Louis’i yakından tanıyanlar bu cevaba çok da şaşırmamışlardı. Yakınları tarafından cömert ve mütevazı bir kişilik olarak tanınan Louis, yarış sonrası kendine masaj yapılmasını bile küçük düşürücü olduğunu düşündüğünden geri çevirmiş ve bütün o kalabalık ve ilgiye rağmen bu zaferi Maroussi’de arkadaşlarıyla kutlamayı tercih etmişti. Şehrine döndüğünde de hemşehrilerinin giyecek, şarap, çikolata ve ömür boyu bedava tıraş gibi samimi hediye teklifleriyle karşılanmıştı.

Louis o yarıştan sonra bir daha yarışmadı ve inzivaya çekildiği hayatına gözlerden uzak olarak devam etti. Bir kez daha gündeme gelmesi, 1936 Berlin Olimpiyatları’na onur konuğu olarak davet edilip Adolf Hitler’in ona barış sembolü olarak olimpiyatların doğduğu yer olan Yunanistan şehri Olympia’dan getirtilen zeytin dalını vermesiyle gerçekleşti.

Untitled design

Yunanlar için tam anlamıyla bir efsane olan Louis’in adı birçok mecrada yaşatılmaya devam ediliyor: Maroussi’deki Olimpiyat Stadı’na adı verilmiş, hakkında bir film çekilmiş, kendi şehrine bir heykeli dikilmiş ve hatta Spyridon LS model bir ayakkabı bile üretilmiştir.

Uçan Fin (ya da Finlandiyalı)

Louis’in maratondaki zaferinden bir yıl sonra Finlandiya’da Paavo Nurmi adında bir çocuk dünyaya geldi. Beş kardeşin en büyüğü olan Nurmi ailesiyle tek göz bir odada yaşıyordu. 12 yaşında babasının da vefatıyla okulu bırakıp önce bir fırında sonra da dökümhanede çalışmak zorunda kalan Nurmi daha sonra askere gitmişti. Louis gibi onun da bir efsaneye dönüşmesinin milâdı askerliğe dayanıyor. 22 yaşında askerdeyken, sırtta kum dolu çanta ve elde tüfeklerle yapılan yarışı kazandıktan bir sene sonra ülkesini olimpiyatlarda temsil etmişti Nurmi. Çoğunlukla (hatta olimpiyat finallerinde bile) elinde kronometreyle koşan Nurmi, son turlarda hızlanmak yerine “bütün turları eşit sürede koşmak” gibi görülmemiş bir taktik geliştirerek 1920, 24 ve 28 Olimpiyatları’nda kazandığı 9 altın ve 3 gümüşle sadece Finlandiya için değil bütün dünyanın gözünde bir efsaneye dönüşmüştü.

Nurmi yarıştığı dönemde insanüstü performanslar sergiliyordu. 5 altın alarak zirveye çıktığı 1924 Paris Olimpiyatları’nda kazandığı 1500m ve 5000m yarışları arasında sadece bir saat -evet 1 saat!- civarı bir ara vardı. Nurmi bu başarılarının yanında, o olimpiyattan sonra yaz ayları için uygun olmadığına karar verilip takvimden çıkarılan ve yılda bir kere ayrı bir organizasyon olarak düzenlenen kros koşusu dalında da takım ve bireysel olarak altınları topluyordu. 1924 Olimpiyatları’nda 38 katılımcının sadece 15’inin tamamlayabildiği, yarışçıların bayılarak, kusarak veya bilinçlerini kaybederek bıraktığı bu yarışı kazanan Nurmi’nin, yarış sonunda yüzünde pek de yorgun bir ifade olmadığı rivayet edilir. İsveç’in onun amatörlüğe uygun davranmadığına yönelik iddiası sonucu, Uluslarası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) Nurmi’nin 1932 Olimpiyatları’nda yarışmasına izin vermedi. Bu yüzden, ilk defa yarışacağı maraton dalıyla birlikte alışkın olduğu diğer uzun mesafelerde de alınacak madalyalarla 9 altın ve 3 gümüşten oluşan muazzam koleksiyon daha fazla büyüyemedi.

Sporu bıraktıktan sonra çok zengin ve başarılı bir işadamı olan Nurmi, bunu da sporda olduğu gibi çok ve disiplinli çalışmasına borçluydu. O da Louis gibi kalabalıkların ilgisinden ve ünlü olmaktan pek haz etmiyordu. Bunların dışında da çok içine kapanık, sessiz, inatçı ve duygularını asla belli etmeyen bir yapısı vardı Nurmi’nin. Bu karakter özellikleri ve çocuğunun iyi bir atlet olmasıyla ilgili takıntısı sonucu evliliği bile sadece birkaç yıl sürmüştü. Günlük hayatını olumsuz etkileyen bu davranış biçimleri, pistlerde ise ona oldukça yardımcı oluyordu. Rakiplerine ilgi göstermeyen hatta onlarla konuşmayan ve pek gülümsemeyen Nurmi’nin bu buz gibi kendine yeten hâlinin rakiplerini çok korkuttuğu söylenir. Çıkar yarışır ve yarış biter bitmez eşofmanlarını alarak soyunma odasının yolunu tutardı. Aile ve sosyal hayata çok uygun olmayan bu tarz davranış şekillerine rağmen pistlerde yaptıklarıyla dünya spor tarihine adını kazıyan Nurmi’nin yeniden gündeme gelmesi de Louis’inki gibi başka bir olimpiyat sayesinde oldu. 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda evsahibi sıfatıyla meşaleyi taşıyan Nurmi, son yıllarını -kendinden beklenen şekilde- yalnız ve münzevi bir şekilde geçirdi.

Untitled design (1)

Çek Lokomotifi

Nurmi’nin meşalesini yaktığı 52 Olimpiyatları’nın en büyük yıldızlarından biri, o Londra’da dünyayı kendine hayran bırakırken henüz iki yaşında olan ve şimdi 30 yaşına basmış Emil Zatopek’ti. 48 Londra’da 10000m’de altın ve 5000m’de gümüş madalya kazandıktan bir olimpiyat sonra Helsinki’de -tarihte görülmemiş şekilde- 5000m, 10000m ve maraton üçlemesi yapan Zatopek uzun mesafenin yeni prensi olduğunu perçinliyordu. (Son yarışı olan maratonda yarışmaya son anda karar verdiğini ve hayatında ilk kez maraton koştuğunu da belirtmek gerek.)

Onun da atlet olmaya giden yolu diğer iki kahramanımız gibi tesadüfi. 16 yaşındayken bir ayakkabı fabrikasında çalışan Zatopek, o ayakkabı markasının sponsor olduğu bir 1500m yarışına “istemeye istemeye” katılarak ikinci oluyor ve bir spor kulübü ona bünyesinde yer açıyordu. O spor kulübünde antreman düzenini kuran Zatopek’in çalışma şeklinde artık yakından ilgilenmeye başladığı Nurmi’nin de etkisi vardı (ilerleyen yıllardaki antremanlarında “Ben Nurmi’yim!” diye bağırarak kendini motive ettiği de naklediliyor). Daha sonra askere giden Zatopek’in gelişiminde diğer iki efsanede de olduğu gibi askerliğin etkisi büyük. Zatopek daha yoğun antreman yapma imkânına vatani görevini yaparken kavuştu. Zatopek’in dünyasındaki antreman kelimesi diğer normal fanilerin işkence diye tabir edebileceği bir seviyedeydi. Tek bir gün içinde 100 tane 400m koşmak, gece fenerle koşmak, bacağa ağırlık bağlayıp koşup sonra bisiklete binmek, askeri botlarla koşmak, karda yağmurda ve buzlu yerlerde koşmak gibi çok zorlu bir antreman temposuna sahipti Çek atlet. Sınırlarına ulaşarak çalıştığı kariyeri boyunca 18 dünya rekoru kırıp 1948-54 arası 38 tane peş peşe 10000m yarışı kazanması gibi sıra dışı başarılarla da tarihe ismini kazıdı.

Ancak Nurmi’ye çok benzeyen bu çalışma temposu, kazanma hırsı ve makine düzeninin yanında, onun aile ve sosyal hayatı ise tam tersi şekildeydi. Daha önceden birbirlerini tanıyan ancak asıl büyük yakınlaşmanın 1948 Londra Olimpiyatları’nda olduğu yaşıtı ciritçi Dana Ingrova’yla ikisinin de doğumgünü olan 19 Eylül’de evlendi Zatopek (Bu arada Dana da 1952’de Emil’in 5000m’de şampiyon olduğu gün altın ve 1960’ta da gümüş madalya kazandı). Ayrıca 6 dil bilen Zatopek, sırf yarışlar esnasında bile çok fazla arkadaşlık kuruyor, pozitif bir kişilik olarak tanınıyordu. Ne kadar ince bir insan olduğunu, Avustralyalı uzun mesafe koşucusu Ron Clarke’a (1937-2015) yaptığı jestten anlayabiliriz: Ron Clarke kariyeri boyunca 17 dünya rekoru kırmasına rağmen 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda 10000m’de kazandığı gümüş dışında bir olimpiyat madalyasına sahip değildi. 1968’de onu Çekoslavakya’daki evine davet eden Zatopek, “Arkadaşlığımızdan dolayı değil, hak ettiğin için.” diyerek Helsinki’de kazandığı 10000m altınını ona hediye etmişti.

Untitled design (2)

Ülkesinde de halk kahramanı olarak kabul edilen bu koca yürekli adam için, 1968 Prag Baharı bittiğinde ise zor günler başlıyordu. Komünist Parti’nin demokratik kanadını desteklediği için toplumdaki saygısı yerinden edilerek uranyum madeninde çalıştırılmak, çöp toplamak ve sondaj yapmak gibi işlerde çalıştırıldı ve ancak 1990’da eski itibarını geri kazanabildi. 22 yıllık zulüm bitip Prag’a döndükten sonra ise ömrünün kalan son 10 yılını eşi Dana’yla birlikte mütevazı bir mutlulukla geçirdi.

 

Comments (0)

write a comment

Comment
Name E-mail Website