Olympıa

Ölümsüzlük İksiri

Untitled design (2)
Posted: 29 Mart 2016, 12:19   /   by   /   comments (0)

İlkay Barboros


Aşk hikayeleri, yeryüzündeki tüm kültürlerde yazılı ve sözlü anlatımlar ile yaşanır ve yaşatılır. En çok ilgi gösterilen aşk hikayeleri, olumsuzluklar ve engelleri aşarak birbirlerine kavuşan aşıkların hikayeleri olagelmiştir. Her ne kadar saygı ve sevgiyle yaklaşsak da, hiçbir sorun ile karşılaşmamış ve sonunda gökten düşen üç elmanın da sahibi olan aşıkların hikayelerinden ziyade; ihtirasın, acıların ve imkansızlıkların doldurduğu hikayeleri daha çok sevdiğimizi düşünüyorum.

Lis Hartel, bu hikalerden sadece bir tanesinin başrolü konumunda. Çocukluğundan itibaren atlara ve biniciliğe ve terbiyeciliğe karşı hissettiği yoğun aşk, yolunda çıkan tüm engelleri aşmasına ve dünya spor tarihine silinmez bir etki bırakmasına sebep oldu.

Lis Hartel 14 Mart 1921’de Hellerup, Danimarka’da dünyaya geldi. Annesi Else Host’un koruyucu ve şefkatli gözetlemesinin altında kız kardeşi ile birlikte at binmeyi öğrendi. İlk ve tek aşkı olarak görebileceğimiz dresaj ile de çocuk yaşta tanıştı. Bu aşk, giderek alevlenen bir tutkuya dönüştüğünde, tüm dünyanın bu hikayeyi duyması kaçınılmaz olacaktı. Ancak önce, kendi ülkesinin insanlarının şahitliği gerekiyordu.

1943 ve 1944 yıllarında dresajda Danimarka şampiyonu olduğunda ismi yavaştan duyulmaya başlamıştı. İkinci çocuğuna hamile olduğunda hayatını kökünden değiştirecek kara haberi almıştı. 1930’lu yıllarda Danimarka’da patlak veren çocuk felci salgınından etkilenmiş ve hastalığın pençesine düştü. Zaten kendi sağlığı ve geleceği tehlike altındaydı, bir de üstüne doğacak çocuğunun bu hastalıktan etkilenme ihtimali, durumu daha da kötüleştiriyordu. Ne var ki, talih bir nebze de olsa Lis’in yanında yer tutmuş ve çocuğu sağlıklı doğmuştu. Malesef Lis için durum bu kadar parlak değildi.

Hastalığın ardından nerdeyse tüm vücudu felç olmuştu. Fakat Lis’in hayattaki meleği, annesi ve eşinin sonsuz desteği ile birlikte çok başarılı bir rehabilitasyon süreci geçirdi. Önce kollarını kaldırmayı tekrar öğrendi, ardından emeklemeye başladı. Yeni doğan kızıyla birlikte o da hayatına sıfırdan başlamış gibiydi. En sonunda kol değnekleri ile birlikte yürümeye de başladı. Gelgelelim, dizlerinden altı felçli olarak kalmıştı ve kolları ile elleri de hastalıktan tam olarak kurtulamamıştı.

Untitled design (1)

Ama aşk, her ne kadar klişe gibi gözükse de, engel tanımıyordu. Doktorlarının aksi yönde ısrarcı tutumlarına rağmen atlara ve terbiyeciliğe olan sevgisinde bir parça bile azalma olmamıştı. Ailesi ondan umudunu hiç yitirmemişken, burada pes edemezdi. Kendi çocuklarına karşı, annesinden gelen mirası koruma içgüdüsü ile doluydu. Eşinin yardımıyla ata çıkarak, terbiyeciliğe devam etti. Ailesinin sahip olduğu atları arasından kendisine en uygun olanı seçmek zorundaydı. Öne çıkan aday, Jubilee oldu. Jubilee çok sakin, özgüvenli ve uysal bir hayvandı. Ancak bunlara rağmen öğrenmesi gereken bir sürü yeni şey vardı ve binicisi ile aralarında kurulması imkansıza yakın, yeni bir ilişki kurmak zorundaydı. Bu yolda sert düşüşlerin ardı arkası kesilmedi. Ellerini kısmen kullanarak, dizlerinin altını ise hiç kullanmadan Jubilee ile çalışmalara devam etti. Artık sadece ailesi değil, can yoldaşı olan Jubilee’de ona destek veriyordu. İkili arasındaki bağ gittikçe kuvvetlenirken, Lis artık Jubilee’nin üstünde tutunmayı başarıyor, bu zor şartlarda ilerlemeye devam ediyordu. Hastalığından üç sene sonra, 1947’de düzenlenen İskandinavya Şampiyonası’nda ikinci olmayı başardı.

Bu andan sonra Lis’in aşk hikayesini dünya da duymuştu. Danimarka dışındaki ilk mücadelesinden başarıyla ayrılmıştı. Üstelik, bu başarısı ve devamında o sene elde ettiği puanlar ona yeni bir dünyanın kapısını aralamıştı. Lis, olimpiyatlarda yarışabilmek için yeterli puanları yakalayabilmişti. Ama kadınların hayatları boyunca karşılaştığı en büyük problem ile acımasızca yüzleşmek zorunda kalmıştı. Bu problem, Lis’in engelli olması veya beceriksiz olması değil, kadın olmasıydı.

Dresaj, o dönemde sadece subayların olimpik olarak yarışma hakkına sahip olduğu bir spordu. Bu durum 1952 yılına kadar da böyle devam etti. Yarışmasına müsade edilmediği için Lis Hartel, engellerin en acımasızına malesef takılmıştı. Lis, buna rağmen pes edecek değildi. Artık ismini duyurmuştu ve gelişimini devam ettirmek için daha profesyonel bir yardım almaya karar verdi. Kopenhag yakınlarında Sportsrideklubben ismindeki özel binicilik kulübüne gitti ve orada efsane olarak anılan Gunnar Andersen ile görüştü. Andersen’in etkisiyle sadece Lis’in binicilik kabiliyetleri artmamış, Jubilee de büyük değişime uğramştı. Kas yapıları gelişmiş ve boynu daha da görkemli hale gelmişti. Jubilee artık daha görkemli bir at olmuştu.

1952’de bu yasak ortadan kalktığında, Lis Hartel ile birlikte bu hakkı kullanacak üç kadın ortaya çıkmıştı: Almanya’dan Ida von Nagel, Norveç’ten Elsa Christophersen ve Birleşik Devletler’den Marjorie Haines. Helsinki’de düzenlenen oyunlarda bu cesur kadınlar, erkekler ile birlikte bireysel dresajda yarıştılar ve Lis Hartel oyunları ikinci sırada tamamlayarak gümüş madalyayı kazanmayı başardı. Bu an yeterince mucizevi değilmiş gibi, altın madalyayı kazanan sporcu Henri Saint Cyr, Lis’i atından podyuma kadar taşıyarak Olimpiyat Oyunları tarihinin en unutulmaz anlarından birisine imza atmıştı. Lis Hartel, Olimpiyat Oyunları tarihinde herhangi bir bireysel sporda erkekler ile yarışan ve madalya kazanan ilk kadın sporcu olmuştu.

Untitled design

Lis’in kariyeri gün geçtikçe daha çok parlıyordu. Aynı sene dresajda Danimarka şampiyonu olmuştu ve bu başarıyı dört kez daha tekrarlayacaktı (1953, 1954, 1956 ve 1959). 1956 yılında ise yeni bir Olimpiyat macerasına atılacaktı. Avustralya’nın Melbourne kentinde düzenlenen 1956 Olimpiyat oyunlarında yarışacaktı. Fakat Avustralya’da geçerli olan katı bir karantina yasası mevcuttu. Bu yasaya göre Avustralya’ya girişi yapılacak olan atlar, en az altı ay boyunca karantina altında olacak ve olası bir hastalık taşınmasının önüne geçilecekti. Avustralya hükümeti bu konuyu 1953’te gündemine aldı ve yasayı değiştirmemeye karar verdi. IOC, 1954 yılında binicilik ile alakalı tüm dalların İsveç’te Stockholm’de yapılmasına karar verdi. Lis bu engeli de aşmayı başaracak ve Jubilee ile birlikte 1956 Olimpiyatları’nda bir gümüş madalyayı daha boynuna takacaktı. 

Kariyeri sona erdiğinde Lis’in mücadeleleri henüz sona ermeyecekti. At eğiticilerine antrenörlük yapmaya devam ederken, bir yandan da sosyal sorumluluklarını ihmal etmedi. Bunca başarısının yanında, en önemlisi ve kayda değer olanı olarak gördüğü, Avrupa’nın ilk Terapatik Binicilik Merkezi’ni açacaktı. Engelli insanlar için terapi amaçlı olarak biniciliğin, kabul edilebilir bir rehabilitasyon yöntemi olması için büyük mücadeleler verdi. Aynı zamanda Çocuk Felci Kurumu’nun en ateşli savunucularından ve simgelerinden birisi oldu.

12 Şubat 2009’da, 87 yaşında hayata veda ettiğinde arkasında bıraktığı mirasın kökleri çok derindi. Boynuna taktığı madalyalar sadece bir nişan olmaktan daha fazlası olmuştu. Aşkı, onu ölümsüzleştirmiş ve dünyadaki milyonlarca sporcuya, kadına, engelli insana bir umut ışığı olmuştu.

Comments (0)

write a comment

Comment
Name E-mail Website