13.Cuma

13. Cuma – Euro 2016 Hatıra Defteri

og-default
Posted: 10 Haziran 2016, 14:33   /   by   /   comments (0)

13 – Çilekeş Portakal

Alican Aydın

Yine bir büyük turnuva,yine ağır bir drama ve yine Hollanda…

Her büyük turnuvada Hollanda taraftarı artık bundan daha acısı olmaz derken, bu lafın gerçekten son olarak söylendiği turnuva olmuştur Euro 2000.

Düşünün ki ev sahibisiniz, yarı finale kadar kayıpsız gelmişsizin, çeyrek finalde 6 gollü bir galibiyet almışsınız.

Böyle bir özgüvenle çıktı sahaya Hollanda. Rakip ise her gittiği turnuvada illaki bir şekilde adından söz ettiren İtalya’ydı.

Maç aslında Hollanda için çok iyi başladı. Henüz 34. dakikada Zambrotta kırmızı görünce uzun bir süre rakibinden fazla oynama şansı elde etmişti portakallar. İlk yarı sonlarına doğru ise Hollanda devreye önde girme şansını Frank De Boer’ın Toldo’ya nişanladığı penaltıyla kaçırmıştı.

Ama sorun yoktu, önlerinde koca bir 45 dakika ve eksik bir rakip vardı. Artık maçın son bölümlerine gelinmek üzereyken top bir kez daha beyaz noktaya dikildi. Bu sefer topun başına gelen Kluivert, Toldo’yu terse yatırmayı başarırken direği geçememişti. Bundan sonra kurulan İtalya duvarı ve Toldo aşılamayıp,oyunun kaderi penaltılara kalınca zaten herkes sonunun ne olacağını tahmin edebiliyordu. Penaltı istikrarı seri vuruşlarda da bozulmamış Hollanda kullandığı dört penaltıdan sadece birini gole çevirip gözyaşları içerisinde taraftarına veda etmişti.

50 bin kişinin ahından mıdır bilinmez, ama finalde de Fransa, İtalya’yı aynı dramatik şekilde eleyip kupaya uzanıyordu.

AMSTERDAM, NETHERLANDS - JUNE 29: EM EURO 2000 Halbfinale Amsterdam; ITALIEN - NIEDERLANDE (ITA - HOL) n.E. 3:1; Torwart Francesco TOLDO/ITA haelt den Elfmeter von Paul BOSVELT/HOL (Photo by Henri Szwarc/Bongarts/Getty Images)

12 – Altın Gol

Burak Balcı

Euro 96 denilince aklıma ilk gelen an Poborsky’nin Vitor Baia’ya attığı muazzam aşırtma golü ile Çeklerin Portekiz’i 1-0 yenerek yarı finale çıkmasıdır. Çeklerin bu şaşırtıcı yürüyüşü yarı finalde de devam etmiş ve Fransa’yı penaltılarla eleyerek final görmüşlerdi. Yarı finalin diğer eşleşmesi ise büyük umutlarla evlerindeki turnuvaya hazırlanmış İngiltere için yeni bir hayal kırıklığıydı. Onlar da benzer şekilde penaltılarla Almanlara kaybetmişlerdi. Aynı gruptan finale gelen iki takımın gruptaki maçında Almanlar 2-0 galip gelmişti. Fakat finale daha iyi hazırlanan ve kendilerini o dönemlerde tanımlayan defansif özelliklerini sahaya iyi yansıtan Çekler, 4 sene önce Danimarka’nın başardığı mucizenin bir benzerine Patrick Berger’in penaltı golüyle de yakınlaşmışlardı aslında. Fakat 28 yaşında kendisine yeni yeni milli görev verilmeye başlayan ve bu turnuva sonrası adını daha geniş kitlelere duyuracak olan Oliver Bierhoff’un sonradan oyuna girip önce maçı uzatmaya götüren golü atıp sonra da uzatmada -ilk defa uygulanan- Altın Gol’le ülkesine kupa kazandırması bu mucizeyi önlemişti. Kendi evlerinde bu sefer şeytanın bacağını kıracağını düşünen İngiltere, ezeli rakipleri sayılabilecek Almanlara elenmek yetmezmiş gibi bir de onların Wembley’de kupa kaldırmalarına şahit olmuştu. Tarafsız futbolseverlere ise, sonradan daha bilinen takımlarda kariyerlerine devam edecek olan Nedved, Poborsky, Smicer, Berger, Kouba gibi topçularıyla taş gibi bir takım olan Çek Cumhuriyeti’nin anıları kalmıştı.

11 – Bir Turnuvadan Daha Fazlası

Barış İnce

Bazı maçlar vardır sanki büyülüdür, her anını hatırlarsın. Bir tek karesi bile aklından gitmez ve hep seninle yaşar. Sıradan değildir seni bir yönü ile büyülemiştir hatta kalbini çalmıştır. Senin için yeri değişilmezdir, sana bir ülkeyi sevdirecek boyuttadır. Euro 2000’de bu şekilde iki takım ve maç vardı. Biri şanssızlıkları ile insanı yaralayan Hollanda, diğeri ise finalde mucizeden öte bir işi başararak kupaya uzanan Fransa.

Hikayeye yarı finalden başlamak daha doğru olacak sanırım. Çünkü olayın iki parçası finalde Fransa’nın epik galibiyeti ve yarı finalde Hollanda’nın yaşadığı hayal kırıklığı. Aslında yarı finalde Hollanda için işler epey iyi başlamıştı. İtalya’yı hapseden sürekli pozisyona giren bir takım vardı sahada. İlk yarıda 10 kişi kalan İtalya karşısında 3 direkten dönen top, sayısız pozisyon, normal sürede kaçan iki penaltı ve ardından da seri penaltı atışlarında kaçan 3 penaltı daha. Bazen top sizi sevmez ama bu kadarı Hollanda için fazlaydı. Özellikle ev sahibi oldukları turnuvada bu gerçekten çok fazlaydı. Belki de bütün Hollandalılar’ın aklında efsaneleri Cruyff’un söylediği ‘İtalyanlar size karşı galip gelemezler ama siz onlara mağlup olabilirsiniz’ sözleri dönüyordu. Ama sonuç buydu ve bunun acısını çekmek zorundaydı Portakallar. Züğürt tesellisi gibi olsa da finalde İtalya’nın kaybetmesi onların içini bir nebze olsun rahatlatacaktı. Fransa ise bunu başarmakla kalmayacak İtalya’yı tam kalbinden yaralayacaktı.

Final tam anlamıyla bir dramaydı. Uzatmalar oynanırken İtalya hatta tüm herkes kupa seremonisini düşünüyordu ama Fransa’da bir adam buna isyan etme derdindeydi. Oyuna sonradan giren Wiltord 90+4’de İtalya’ya Hollanda’nın yaşadıklarını yaşatıyordu. Bulduğu golle maçı önce uzatmaya götürdü ve ardından 103’de oyuna sonradan giren bir başka isim Trezeguet hançeri saplayan adam oldu. Rüya gibiydi bu Fransızlar için. 1998 Dünya Kupası’nda ırkçılıkla uğraşıp iki yıldızı Ginola ve Cantona olmadan kupaya uzanan Fransızlar şimdi de bir başka mucizeye imza atıyordu. İtalyanlar’ın aklında ise Hollanda’ya kaybedip bu trajediyi yaşamamak geçiyordu muhtemelen.

1xrg56kyj06ixio7nw29

10 – Bunak Adamın Eseri

Doruk Leloğlu

Türkiye ve Rusya gibi iki sürpriz yarı finalist çıkaran Euro 2008’in şampiyonu İspanya, muazzam bir yetenek birikimi ile katı disiplinin sentezinden ortaya çıkan bir “değer”di.

Bu tabii ki akşamdan sabaha tesadüf eseri oluşmuş bir durum değil. Özellikle bir önceki Avrupa Şampiyonası’nda gruptan çıkamamanın getirdiği hayal kırıklığı sonrası başlatılan kapsamlı kadro revizyonuna ayrı bir parantez açmamız gerek. Öyle ki, İspanyol hegemonyasının kilit bölgesi sayılan orta saha özelinde, hem Euro 2004 hem Euro 2008 kadrosunda yer alan sadece 2 isim var: Xabi Alonso ve Xavi (2004’te kadroda ama hiç oynamadı). Ancak 2008’de bu ikiliye Iniesta, Fabregas, Silva ve Cazorla eklenince, teknik açıdan İspanya orta sahası ile diğer takımlar arasında haksız rekabet şartları oluştu. Tam bu noktada, söz konusu sihirbazlara gerekli özgürlük alanını sağlayan görünmez kahramanın da hakkını teslim edelim: Marcos Senna.

Euro 2008’e dair akıllarda kalan çarpıcı detaylardan biri, Luis Aragones’in 60. dakikalarda yaptığı orta saha değişiklikleri olmuştur. Adeta mekanikleşmiş bu değişikliklerle hücumdaki yaratıcılılığın sürdürülmesini sağlayan Aragones, Senna’yı ise turnuva boyunca hiç oyundan çıkarmadı. Formalite niteliğindeki son grup maçında dinlendirilmesi dışında tüm maçlarda sahada kalan cefakâr orta saha, yazının başında vurgulanan teknik kapasite-disiplin dengesinin asli unsuru oldu.

Kalesinde Casillas’ı, savunmasında Puyol’u, forvetinde Villa ve Torres gibi iki muhteşem gol ayağı olan Aragones, orta sahadaki ince dokunuşlarıyla Avrupa Şampiyonaları tarihinin en dominant takımlarından birini yarattı. Şampiyon olduktan sonra “yaşlı, bunak” gibi ithamlarla karşılaşacağı bir ülkeye gitti ama görevi devralan bir “Yeniköy kasabı” bayrağı çok daha ileri taşıyacaktı…

90025

9 – Ne Attın Be Kardeşim???

Can Doğan

Sene 1984, daha 3 puanlı sisteme geçilmemiş. Avrupa Şampiyonası’na katılan takım sayısı da sadece sekiz. Belçika, Portekiz, Fransa, Danimarka, Romanya, Batı Almanya, İspanya ve Yugoslavya’dan oluşan bir turnuva söz konusu. Turnuvanın belki de tek öne çıkan özelliği ilk şampiyonluğunu elde eden Fransa takımı bile değil, onların sadece tek bir oyuncusu: Michel Platini…

Danimarka ile olan ilk maç gayet kısır bir şekilde devam ederken 78.dakikada sahneye çıkıp takımına galibiyeti getiren golü kaydetmeyi başarmıştı. İkinci maçtaki rakip; Enzo Scifolu Belçika’ydı. Gol perdesini 4.dakikada yine Platini açtı. Giresse ve Fernandez farkı üçe çıkardı. Ardından Platini 2 gol daha bularak ilk hat-trickini gerçekleşti ve 5-0’lık skorun altına imzasını attı. Grubun son maçında Yugoslavya karşısına çıkan Fransa, Sestic’in golüyle geriye düşse de Platini arka arkaya 2.hat-trickini yapmayı başardı ve maçı takımına 3-2 kazandırarak, Fransa’nın gruptan 3’te 3 ile lider çıkmasını sağladı. Yarı finalde rakip yan grupta Batı Almanya’nın sürpriz bir şekilde elenmesiyle gruptan çıkan Portekiz’di. Maçtan önce Fransa’nın rahat bir şekilde maçı kazanıp finale çıkmasını bekleyenler 119. Dakikayı görmek zorunda kaldı. 98.dakikada 2-1 geride olan Fransa, ilk golü atan Domergue’nün golüyle eşitliği yakaladı ve bilin bakalım uzatmaların sonunda sahneye kim çıktı? Turnuvayı tek başına domine etmeyi başaran Platini, 4.maçı da boş geçmedi ve takımını finale çıkardı. 27 Haziran 1984’te Parc des Princes’de tarihlerindeki ilk şampiyonluklarından sadece bir maç uzakta olan iki takım; Fransa ve İspanya karşı karşıya geldi. Yarı finaldeki korku filminden kurtulan Fransa, final maçında yine Platini’nin golüyle öne geçti. Bellone ise 90.dakikada turnuvanın son golünü filelere göndererek maçı ve kupayı Fransa’ya getirdi.

Turnuva sonunda kupayı kaptan Platini kaldırırken, insanların aklına gelen soru “ Acaba Platini olmasa da mavi horozlar kupayı yine de kaldırabilir miydi” olmuştu. Muhtemelen hayır. Platini, her maçta gol atarak, 2 hat-trick yaparak ve sadece 5 maçta 9 gol kaydederek – ki bunların ikisi takımına galibiyet getiren gol – kırılması güç bir rekor ile hem kupayı hem de turnuvanın en iyi oyuncusu ödülünü kazanmayı başardı.

Bu kadar övdükten sonra azıcık yerin dibine sokalım. Ekibimizin Fransa sempatizanı Barış İnce’nin bile nefret ettiği nadir Fransızlardan olan eski UEFA başkanı Platini’nin, 8 yıllık men cezası aldığı davanın detaylarını buraya yazıp turnuva heyecanına gölge düşürmeye gerek yok. Ama bu kadar büyük bir futbolcu ve futbol adamıydın be kardeşim, Avrupa futbolunun başına bile geçtin halin vaktin yerinde bu kadar rezil olmaya ne gerek vardı? Haksız yollarla kazandığın kirli paraların miktarı onurunu ve ismini lekelemeye değer miydi?

2016 Avrupa Şampiyonası’nın açılış maçı ev sahibi Fransa’nın olacak. Turnuvanın en kolay grubuna düşmesi, kadronun kaliteli olması ve ev sahibi olma avantajını bir araya getirirsek; bir Platini çıkarmasalar bile bir kaç tane Platinicik ile turnuvanın en büyük favorisi konumundalar. Michel Platini saçmalıklarını yapmamış olsaydı belki de turnuva sonunda veliahtlarına kupayı kendisi veriyor olacaktı ancak şu anki durumda sadece bir taraftar olmaktan öteye geçemeyecek.

4220b1bbb9e14e07113c8fe0e6efb948

8 – Canavar

Erdem Özkan

İtalya’daki turnuva elemelerden sonra finallerde de grup aşamasını karşımıza çıkaran ilk Avrupa Futbol Şampiyonası’dır. 1980 Haziran’ında İtalyanlar 7 ülkeyi ağırlamışlar, kendileri de tarihte bu turnuvaya ev sahibi statüsünden katılan ilk ülke olmuşlar. Beckenbauer’siz Batı Almanya, İngiltere, İspanya, 2 sene önce Arjantin’e Dünya Kupası’nı uzatmalarda kaptıran Hollanda, Belçika, ilk şampiyonasına katılan Yunanistan ve son şampiyon Çekoslavakya…  1976’nına aksine bu kez bariz bir şekilde Soğuk Savaş’ın batı cephesi ağırlıklı bir liste var turnuvada. Açılış maçı da son finalistler Beckenbauer’siz  Almanya ve (hala) Panenka’lı Çekoslavakya arasında. Almanlar yeni icatları Rummenige’yle 1-0 kazanıp 76’nın intikamını alıyorlar. Gruptan lider çıkanın final oynadığı turnuvada, Almanlar Hollanda’yı da Allofs’un hattrick’iyle geçiyor, Yunanistan’la berabere kalmalarına rağmen finale çıkıyordu.

Finalde Gerets’li, Ceulemans’lı Belçika karşısında maçın başında 28 yaşından sonra futbolun en üst seviyesiyle tanışan ve milli olan Hrubesch’le öne geçen, 75’te rakibine yakalanan Almanya’da herkes yeni bir uzatma ve penaltı hezeyanı bekliyordu. Fakat 88’de Ungeheuer (canavar) ismi verilen kafa vuruşuyla tekrar sahneye çıkan Hrubesch kupayı Almanya’ya getiriyordu.

Belçika karşısındaki finalde 5. Milli maçını oynayan Hrubesch Alman milli takımıyla kariyeri boyunca 21 maç oynayacak ve sadece 4 gole daha imza atacaktı. Klaus Fischer’in turnuvadan hemen önce bacağı kırılmasa Hrubesch kadroya dahil edilmeyecek, Derwall belki de 1980’de bu kupayı alamayacak, belki Galatasaray’a gelmeyecek, Türk Futbolu’nun kaderini değiştirmeyecekti.

Hani belki…

Hrubesch sonradan 97’de Samsunspor’u ligde beşinci, INTER-TOTO’da da yıllarca top koşturduğu  ve milli takıma yükselmesini sağlayan Hamburg’un arkasından (namağlup) ikinci yapmıştır. Bakmayın canavar dendiğine, tanısanız çok seversiniz…

2325495_w2

7 – Ne Gerek Vardı Şimdi?

İlkay Barboros

2006’da yaşanan hayal kırıklıklarının ardından Almanya, tarih boyunca sahip olduğu bütün bilgi ve birikimlerini bir masada topladı ve metamorfoza başlamak için yemin etti. Yeni çehresi ile boy göstereceği ilk büyük turnuvada finale çıkmayı başarmış, ancak sonrasında bir fenomen haline gelecek İspanya’nın hükümdarlığının ilk kurbanı olmuştu. Almanlar sonrasında 2010’da artık belalısı haline gelen İspanyollara yarı finalde yenildiler, ancak umutlarını korumamaları için hiçbir sebepleri yoktu. Planlı çalışmalar meyvelerini veriyor, müthiş bir futbolcu havuzu ülkeye umut saçıyordu. 2012’de belalıları İspanyollar ile finalde karşılaşmayı bekliyorlar ve bu sefer şeytanın bacağını kırmayı umut ediyorlardı. Tek engelleri vardı, İtalya’yı oyun dışına itmek…

Kendi kendisinin karikatürü haline gelmiş, tembelliği ve umursamazlığı ile gittiği hiçbir yerde dikiş tutturmayı başaramamış Mario Balotelli, bir yıldız olarak parlamak için takvimlerden 22 Haziran 2012’yi seçmişti. Manuel Neuer’i iki hamlede amatör kaleciye çeviren Balotelli, futbolun bir doğrusunun altını çizerken, diğerinin üstünü de çizmekten geri kalmıyordu. Futbol, 90 dakika oynanan ancak bu kez Almanların kazanamadığı bir oyun haline gelirken, İtalya’nın aşılması imkansıza yakın savunması – hele bir de öne geçmişken – kimseye geçit vermemeye devam etmişti. Almanya bir kez daha hüsrana uğramış, turnuvanın sürprizi İtalya – İspanya finali olmuştu.

Almanya’yı yenen ve hücumda Balotelli’si, savunmada Catenaccio’su cepte olan İtalya artık turnuvaya yeni bir heyecan getirmişti. Sıra yeni bir mücadele vardı ve bu mücadeleye İtalyanların bağışıklığı vardı. Altı sene önce burada yer aldıklarında yapmaları gereken ne varsa yapmışlar (!) ve önce Zidane’ı ardından Fransa’yı sahanın dışına paketlemişlerdi. İtalyanlar iş son raddeye geldiğinde ellerini kirletmekten çekinmiyorlardı.

İspanya, Euro 2012 final maçında İtalya’yı 4-0 mağlup etti. Ortalıkta ne Balotelli’den eser vardı (zaten bir daha da olmayacaktı), ne de Catenaccio’dan… Catenaccio bir anda lise takımı savunmasına dönüşmüş, İspanya’nın bunaltıcı futbolu karşısında adeta mozarella peyniri gibi eriyip gitmişti. Geriye futbol dünyasında hükümdarlığını ilan eden İspanya’nın ürkütücü konumu ve onları alaşağı edebilecek tek takım olarak gözüken Almanya’nın çaresizliği kalmıştı.

İki sene sonra Almanya dünyanın zirvesine çıkarken, tarihe 7-1’lik Brezilya galibiyetini kırmızı kalemle yazmış, İspanya ise gruplardan bile çıkamamıştı. 2012’den bize kalan İtalyan hatırası ise, sadece bu acı galibiyet ve mağlubiyet değil, aynı zamanda Balotelli’nin sevinci olmuştu.

Italian forward Mario Balotelli celebrates after scoring the second goal during the Euro 2012 football championships semi-final match Germany vs Italy on June 28, 2012 at the National Stadium in Warsaw. AFP PHOTO / GABRIEL BOUYS (Photo credit should read GABRIEL BOUYS/AFP/GettyImages)

6 – Eşsiz Van Basten 

Erman Öner

Berlin Duvarının yıkılmasından bir sene önce. Takımlar Münih Olimpiyat Stadında oynanacak Euro 88′ Finali için sahaya çıkıyor. Yarı finalde ev sahibi Batı Almanya’yı turnuva dışına iten Hollanda’yla, Doğu bloğunun dinamosu Sovyet Rusya karşı karşıya gelecek. Metaforik anlamda stil güce, teknik verimliliğe, iyi çocuklar kötü çocuklara, Batı, Doğu’ya karşı.

Finalin 54. dakikasına gelindiğinde Portakallar Gullit’in attığı golle 1-0 önde. Gelişen bir Sovyetler hücumu. Hollandalı sol bek Adri van Tiggelen pas arası yaparak Sovyet akınını kesiyor ve takımını kontratağa kaldırıyor. Tiggelen rakip kaleye doğru topu, bir süre sürdükten sonra sol çizgiye paralel koşan arkadaşı Muhren’in önüne yuvarlıyor. Bu arada geri koşmaya çalışan 4 Sovyet oyuncu muhtemel hedef gördükleri Gullit’i marke etmek için ceza sahasına yöneliyor. Ama içeride biri daha var. Savunma oyuncularının hemen arkasında, Marco Van Basten… Muhren topla buluştuğunda sol ayağıyla içeriye ortayı kesiyor, top havada süzülüyor, süzülüyor ve Van Basten’i buluyor. Utrecht Kuğusu bekletmeden voleyi vuruyor.  Top son derece dar bir açıdan filelerle buluşurken Sovyet kaleci Dasaev ayakları üzerinde sendeleyerek yere iniyor. Total Futbolun mucidi Rinus Michels’se oturduğu kulübeden fırlamış, elleriyle yüzünü kapatıyor.

Filmi biraz ileriye saralım. Marco Van Basten’in emekliliğini açıklayacağı basın toplantısı. Sıcak bir yaz gününde takvim yaprakları 17 Ağustos 1995’i gösteriyordu. Bir muhabir, başkan yardımcısı Adriano Galliani’ye:”Baggio’nun, Rafael olduğunu düşünürsek Marco Van Basten kim?” diye sordu. Galliani gülerek ”Leonardo da Vinci” dedi ve ekledi ”Mühendis, sanatçı… O her şey!”

van-basten-a-devenit-antrenor-secund-al-nationalei-olandei-8495

5 – Panenka Etkisi

Erdem Özkan

1980 öncesinde Avrupa Futbol Şampiyonası Finalleri 4 takımla düzenleniyordu. Ülkeler 4’er takımdan oluşan 8 grup halinde bugün de “elemeler” olarak bildiğimiz deplasmanlı maçları oynuyor, bu gruplardan birer takım Çeyrek-Finale çıkıyordu. Çeyrek final maçları da yine deplasmanlı olarak finaller öncesinde tamamlanıyordu. Hatta  o zamanlar ev sahibi ülke de eleme sisteminden geçmek durumunda kalıyordu. Bunun değişerek, bugünkü “otomatik katılım” halini alması da EURO 76 öncesinde ev sahibi Yugoslavya’nın dönemin güçlü Galler’ini galiz hakem hatalarıyla elemesine bağlanır kimilerince. Ev sahibi ülke finallerde olsun diye şanlı Gallerimizi yakmıştır hakemler!

4 takımlı, toplamda 4 maçlı en sempatik tabirle bu “tırt” 1976 Finalleri’nin bu listemize girmesini sağlayan tek bir mevzu var. Final maçında Çekoslavakya’ya Batı Almanya karşısında şampiyonluğu getiren o meşhur (Antonin) Panenka Penaltısı.

Peki koca bir turnuvaya tek bir penaltı nasıl anlam katar?

Panenka bu vuruşu Demir Perde’nin sağlam aktörlerinden Çekoslavakya formasıyla, Federal Almanya’ya karşı deniyor. Yani Belgrad’da sadece bir maç oynanmıyor, resmen dünyalar savaşı aslında ve orta yerinde bütün sakinliğiyle sanat yapıyor Panenka.

Turnuvaya dair hiçbir şey bilmeden bugün oturup o maçları baştan sona izlediğinizi düşünün. Sonuçlar aynı olsun, yine Çekler kazansın. Fakat işte o son penaltıyı Panenka başka türlü atmış olsun. Kalecinin sağına, ayak içiyle plaseleyip atmış olsun o golü mesela. Harcadığınız vakte lanet edersiniz. Futboldan soğursunuz. 4 takımlı, hepi topu 4 maçlı Yugoslavya’daki bu soğuk turnuvayı bugün hala yaşatan yegane faktör Antonin Panenka’nın o zeka ve cesaret dolu vuruşudur.

4 – Kısmet

Alican Aydın

Yıl 1992, İsveç’te düzenlenecek olan Euro 92’ye 10 gün kala Yugoslavya’da çıkan iç karışıklık nedeniyle turnuvadan çekilmesiyle Danimarka Futbol Federasyonu’na bir haber gelir:

‘Çocukları  tatilden çağırın turnuvaya gidiyorsunuz.’ Bunu duyan teknik ekibin ve futbolcuların bu haberi aldıklarında ne düşündüğünü pek bilemeyiz. Ama sezon başlayana kadar görecekleri tek topun plajdaki voleybol topu olacağını düşünen bir ekibi ya da sadece oğlu Kasper’la penaltı atışmayı düşünen Peter Schmeichel’ı bu fikre ısındırmanın pek kolay olmadığını söylemek yanlış olmaz(dı).

Grup aşamasında belki üstlerindeki rahatlığın etkisiyle, İngiltere ve Fransa’yı geçip ev sahibi kardeş ülkeleri İsveç’in arkasında kendilerini yarı finalde buldular.

Yarı finalde rakip son şampiyon Hollanda’ydı. Hem kağıt üstünde bakılınca hem de form durumu ve performansa göre Danimarka’nın rüyasının burada biteceğini söylemek sürpriz olmazdı. Fakat  Danimarka’nın inatçı oyun yapısı adeta biz buraya tatilden gezi için dönmedik diye haykırıyordu. Normal süre ve uzatması 2-2 biten maçta penaltı vuruşlarında Peter Schmeichel’de oğlu yerine Van Basten’in penaltısını kurtarınca Danimarka rüyası finale uzanıyordu.

Finale gelindiğinde ise rakip Almanya’ydı. Turnuva boyunca gösterilen disiplinli oyun ve Peter Schmeichel ile başlayan takım savunması ve kontra atak oyunu burada da sonuç vermiş masalı böylece gerçekleşmiş oluyordu. Günümüze kadar uzanan o masal…plajdan gelip şampiyon olan adamların masalı.

Kim bilir belki de o zamanlar babasına çok kızan Kasper’in de bu zamanda başka bir masalın kahramanı olması, bu olayı başka güzel kılan şey olarak tarihe geçmekte.

k44ypUk

3 – Sarışın, Güzel ve Çirkin

İlkay Barboros

Üç film boyunca Luke Skywalker’ın Dart Vader ile karşılaşmasını beklemiştik. Bütün senaryo bizi oraya sürüklemişti. Zemini hazırlayan Sidious, Baba ve Oğul’u birbirine kırdırıp güçlü olarak ayakta kalan ile yoluna devam edecekti. Ancak içten içe hepimiz, bir şekilde Sidious’un hikayesinin sonuna doğru gittiğimizi de hissetmiştik. 22 Haziran 2004’te Portekiz’de yaşananlar, Star Wars’un adeta bir izdüşümü gibiydi. Tek fark, hepsinin gerçek olmasıydı…

C Grubu’nda işler son maç öncesi iyice kızışmıştı. İtalya, İskandinav tayfasından aldığı beraberlikler ile şansını son maça taşımış, grubun şamar oğlanı Bulgaristan ile oynayacaktı. Diğer tarafta ise tarih boyunca yan yana yaşamalarına rağmen bir türlü pürüzsüz bir ilişkiye sahip olamayan ikili: İsveç ve Danimarka yer alıyordu. Durumu geren ise puan tablosu ve alternatifler üzerine yapılan amansız tartışmalardı.

İtalya her halükarda kazanmalıydı, ancak esas mesele kavgalı kardeşler arasındaydı. Eğer iki takım 2-2 berabere kalırsa el ele bir üst tura çıkacak ve İtalyanları turnuvanın dışına itecekti. Maç öncesi İtalyanlar top tüfek taarruza geçip iki takımın ipleri gevşeterek kendileri üstünde oyunlar oynayacaklarını açıkça belirtmişlerdi. Hatta işi ileri götürüp “şike” ifadesi de kullanıldı. İskandinav cephesi ise meseleyi gururlarına yediremedi. İsveç teknik direktörü Lars Lagerback, Machiavelli’nin İtalyan olmasını referans alarak, “İtalyanlar Machiavelli gibi düşünüp böyle konuşuyor olabilir, ancak maçın 2-2 bitmesi imkansız gözüküyor” dedi. Karşı tarafta ise Morten Olsen dürüst insanlar olduklarını ve maçı kazanmak için oynayacaklarını söylerken, son derece sinirli gözüküyordu.

Bilmeyenler için bile maçın sonucunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Sarışınlar, güzeller ile 2-2 berabere kaldı. Hem de 89. dakikada gelen gol ile! İtalyanlar turnuvanın dışına itilirken, şike muhabbetleri ve futbolun cilvesi arasında gidip gelen terazi, herkesin ağzında paslı demir tadı bırakmıştı bir kere. Milan asbaşkanı, maç sonunda “Sarışın ve güzel futbolcular kadar puan topladık, ancak onlardan daha koyu renkliydik ve onlar kadar güzel değildik” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Seneler sonra, İsveçli futbol dergisi Offside, konuyu deşince futbol severlerin tadı tuzu kalmadı. Maç öncesi, ısınma esnasında Erik Edman, Daniel Jensen’e “2-2’ye tamam mıyız?” diye sormuş ve “Neden olmasın?” yanıtını almıştı. “O zaman ilk golü siz yiyin!”. Maç esnasında ise, İsveç 2-1 gerideyken Andres Anderson, Thomas Gravesen’e “Yeter be kardeşim! Azıcık rahat bırakın!” diye isyan ettiğinde, karşılık olarak “Tamam ama, sizin de biraz ileri gitmeniz lazım!” cevabını almıştı.

Sonuç olarak Sidious, güçlü olanla yola devam etmek isterken, karşısında güçlerini birleştirerek kendisini boşluğa atan Baba ve Oğul’un gazabına uğramaktan kurtulamadı.

sweden_denmarkcalciopoli-poster

2 – Melekler başladığı gibi bitirdi

Sargın Tekşal

2004 yılı Avrupa futbolunda olmazları olduran bir seneydi. Kupa 1 tarihinin en beklenmedik finallerinden birinde Porto, Monaco’yu yenip kupayı kaldırırken oynadığı futbolla Euro 2004 için izleyenlere küçük bir sufle verdi.

Portekiz’de düzenlenen turnuvanın en büyük favorisi, yaşayan peygamber Zidane önderliğindeki Fransa’ydı. Son şampiyon, 2002 Dünya Kupası’ndaki hezimeti unutturmak için topu tüfeğiyle İberya sahillerine geldi. Ev sahibi Portekiz ise Brezilya ile Dünya Kupası’nı kaldıran Luiz Felipe Scolari yönetiminde Figo, Pauleta, Nuno Gomes ve Deco’lu altın jenerasyona süper çocuk Ronaldo’nun eklenmesiyle oldukça iddialıydı.

Turnuvanın açılış maçı Porto’nun yeni yuvası Dragao’daydı. Elemelerde oynadığı ilk iki maçı kaybederek sıcakkanlı Yunan medyası tarafından yerin dibine gömülen Otto Rehagel yönetimindeki Yunanistan, açılış maçında Scolari’nin Portekiz’inin karşısına çıktı. Şampiyonlar Ligi zaferinin sarhoşu Porto kenti Zagorakis liderliğindeki Yunan takımı tarafından baskına uğradı. Karagounis ve Basinas’ın gollerinden sonra rakibini rembetiko ile uyutan Yunanistan, gruptaki tek galibiyetini Portekiz karşısında aldı. Portekiz ise kalan iki maçını kazanıp grup lideri olarak çeyrek finala çıkacaktı. Bu zorlu grupta Yunanistan’ın arkasında kalan takım ise sonraki iki turnuvanın şampiyonu olacak İspanya’ydı…

Yunanistan’ın çeyrek finaldeki rakibi son şampiyon Fransa oldu. Dellas yönetimindeki savunma Zidane, Henry, Trezeguet ve Pires’li Fransa’ya karşı kalesini gole kapatırken, Charisteas’ın bir klasik haline gelecek kafası Rehagel’in öğrencilerini yarı finale taşıdı.

Yarı finalde ise rakip turnuvanın tartışmasız en keyifli futbolunu oynayan Çek Cumhuriyeti’ydi. İki karşıt akımın yeşil sahadaki mücadelesinde kazanan taraf Yunanistan’ın katı savunması olacaktı. 90 dakika boyunca savunma sanatının en ince detaylarını bile atlamayan Mavi Beyazlılar, Dellas’ın uzatma bölümünde attığı golle adını finale yazdırdı.

Finalde eski bir dost vardı. Turnuvanın ilk maçında karşılaşan Portekiz ve Yunanistan bu kez finalde kozlarını paylaştı. Tribünlerdeki ateşi tüm sıcaklığıyla futbolculara hissettiren Estadio Luz’da atmosfer Portekiz’in lehineydi. Oyuna hükmeden ev sahibi, Yunan savunmasını ender geçtiği pozisyonlarda da kaleci Nikopolidis engeline takıldı. Şampiyonluğu getiren gol ise Angelos’ların organizasyonunda geldi. Basinas’ın kullandığı kornerde topu ağlara yollayan Charisteas, maç boyunca Yunanistan’ın rakip kaleye yolladığı tek isabetli topta golü buldu ve kupayı Atina’ya getirdi.

Bu unutulmaz zafer Avrupa Şampiyonası tarihindeki en büyük sürpriz olmasının yanı sıra; futbolun başka bir yöne evrilmesinde domino taşlarını deviren tanrısal dokunuşu yaptı. Rehagel’in savunması Chelsea’ye giden Mourinho’ya ilham kaynağı olurken, ilerleyen yıllarda Pep Guardiola bu katı savunmayı aşmak için tiki taka’yı farklı bir boyuta taşıyacaktı…

LISBON, PORTUGAL - JULY 4: Traianos Dellas of Greece lifts the trophy during the UEFA Euro 2004 Final match between Portugal and Greece at the Luz Stadium on July 4, 2004 in Lisbon, Portugal. (Photo by Alex Livesey/Getty Images)

1 – Avrupa Şampiyonası’nın En Heyecanlı Maçları

Burak Balcı

Bugünlerde bolca gördüğümüz “Biz bitti demeden bitmez!” geyiği, İzlanda maçının son saniyesinde Selçuk’un attığı frikik golünden ziyade 2008’deki maçlara dayanıyor. Sırasıyla İsviçre, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan maçlarındaki mucize geri dönüşlerimizle dünya futbol tarihine geçen anlara imza atmıştık. İlgili ilgisiz futbol izleyicisinde farklı farklı izler bırakan o turnuvanın o sıralarda gurbette (Münih’te) öğrenim hayatına devam eden şahsım üzerindeki etkisi çok büyük. Portekiz maçını statta izleyip kahrolduktan sonra, İsviçre maçındaki Arda’nın son saniye golünün ardından Münih’in en işlek caddesini kapatıp Türk yığınının içinde mutluluk sarhoşu bir halde bulmuştum kendimi. Çek Cumhuriyeti maçına ise yakın bir arkadaşım gitmişti ve Nihat’ın golünden sonra tribünde birbirinden alakasız aktivitelerde bulunan (ağlayan, soyunan, oturmuş sadece şok içinde olan biteni seyreden, namaz kılan, vs.) bir sürü farklı insanı aynı anda gördüğünü söylemişti (ve biz tabi yine Münih’te cadde kapatmıştık). Aynı arkadaşım Hırvatistan maçını televizyondan seyrederken bu sefer ben Viyana’da tribündeydim. “Ha attık ha yiycez” gerginliğinde 119 dakika maç izledikten sonra Rüştü’nün kalesini terk ettiği anı bugün gibi hatırlıyorum. Herkesin bu şoku yaşayış şekli başkaydı; kimisi arkasını sahaya dönmüş kimisi çökmüş kalmış yere bakıyordu. Bense elimi ağzıma kapatmış buz gibi gözlerle sahaya bakakalmıştım ve iyi ki de öyle yapmışım çünkü belki de tribünün yarısının gör(e)mediği Semih’in golünü görebilmiştim. Penaltılardan sonra ise hayatımda ilk kez bir maçtan sonra ağlamıştım. Bu kadar muazzam sevinçlerin acısı ise, yine o kapattığımız caddede Almanlara karşı yarı finali izledikten sonra çıktı. Metroya kırmızı beyaz suratlarla ve sırtımızda bayraklarla bindiğimizde sevinçten ve biradan çakırkeyif Almanların vagonu sallamalarına boş gözlerle bakmıştık; tıpkı sırasıyla İsviçrelilerin, Çeklerin ve Hırvatların bize baktığı gibi.

Benim yabancı öğrencilerden oluşan topluluklarda bire bir deneyimlediğim gibi bütün dünya bir süreliğine bizi konuşmuştu.

Comments (0)

write a comment

Comment
Name E-mail Website